Repository logoGCRIS
  • English
  • Türkçe
  • Русский
Log In
New user? Click here to register. Have you forgotten your password?
Home
Communities
Browse GCRIS
Overview
GCRIS Guide
  1. Home
  2. Browse by Author

Browsing by Author "Boynukara, Hasan"

Filter results by typing the first few letters
Now showing 1 - 20 of 23
  • Results Per Page
  • Sort Options
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    The Effect of Religion on Fate, Fiction, and Reality in Muriel Spark’s Novels
    (2010) Bülbül, Ebru; Boynukara, Hasan
    Muriel Spark'ın roman yazmaya başlaması din değiştirmesi yani Katolikliği kabul etmesiyle aynı zamana rastlar. Felsefesini ve inançlarını romanlarına yansıtan birçok yazar gibi, Spark da Katolikliği kendine özgü bir tarzda romanlarında önemli bir öge olarak kullanmıştır. Bu çalışmada Muriel Spark'taki din olgusunun, The Comforters, The Driver's Seat ve Loitering with Intent romanlarındaki kader, kurgu ve gerçeklik temaları üzerindeki etkileri tartışılacaktır.Spark'ın geleneksel Katoliklik inancından farklı olarak kendine özgü bir tarzda yapılandırdığı dini inanışının romanın kurgulanmasından karakterlerin biçimlenmesine kadar belirgin bir etkisi olduğu görülmüştür. Bunun yanısıra, incelenen romanlarda din değiştirerek Katolikliği seçen veya roman yazarı olan bazı karakterlerin Spark'la benzerlikler gösterdiği saptanmıştır.Spark, romanlarında kader konusunu ele alırken genellikle bunu özgür iradeyle olan ilişkisi açısından değerlendirmiş ve bu konudaki bakış açısını yarattığı sıradışı karakterlerinin yaşamlarıyla yansıtmaya çalışmıştır. Sanatı ve Katoliklik inancının etkileşimi sonucunda kurgu ve gerçeklik öğelerine de farklı yaklaşımlar getirmiştir. Bununla birlikte, doğaüstü öğeleri içinde barındıran bu romanların kurgusu gerçek yaşamda karşılaşılması olası durumları yansıtmasa da okuyucunun gerçekliği farklı açılardan tanımasına olanak sağlar.Muriel Spark insanlık tarihi kadar eski bir konu olan din olgusunun, edebiyatla süregelen etkileşiminin modern çağda çarpıcı örneklerini ortaya koyar. Bu çalışma günümüz okurlarına dini inançların roman sanatındaki dikkate değer etkilerini göstermesi ve bu konuda okuyucunun bir farkındalık oluşturması açısından önem taşıyor denilebilir.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Thomas Clayton Wolfe's Novels as Autobiography
    (2003) Taş, Mehmet Recep; Boynukara, Hasan
    76 SUMMARY It is generally accepted that there is a close relationship between an author's life (autobiography) and his Works. And Thomas Wolfe is one of them. American novelist Thomas Wolfe wrote four novels which present a sweeping picture of American life. His novels are highly autobiographical. They describe the life of a youth from the rural South through his education to his career in New York City as a teacher and writer. Wolfe's major theme was almost always himself-his own inner and outer existence- his gropings, his pain, his self-discovery, and his endless search for an enduring faith. He was obsessed by memory, time and location, and his novels convey a brilliant sense of place. His writing is characterized by a lyrical and dramatic intencity, by the weaving and reweaving of a web of sensuous images, and by rhapsodic incantations. Thomas Wolfe was a keen observer and interpreter of Depression America. His four major books - Look Homeward, Angel(1929), Of Time and the River(1935), The Web and the Rock(1939), and You Can 't Go Home Again(1940) - chronicle in passionate, tormented prose the events involved in his life and the difficult decade from 1928 to 1938. He fictionalize his life from his birth to his twenty-five upon his first protoganist Eugine Gant in the first two novels. And the other posthumously published novels contains his changing views of life, the role of artists, and their struggle with social ilnesses. In this thesis we aimed at showing the relationship between Wolfe's novels and his own life. We concluded that Wolfe's novels are real life stories anda re close to autobiographies rather than to novels particularly for those who familiar with his Works
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Women`s Freedom and Women Types and Roles in Doris Lessing`s Works
    (2000) Karaca, Nursel; Boynukara, Hasan
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Ernest Hemingway’in Başlıca Eserlerinde Gerçekçi Kadın
    (2012) Yazar, Çayan; Boynukara, Hasan
    Amerikan Edebiyatı'nın en tanınmış çağdaş yazarlarından ve Lost Generation (Kayıp Nesil) akımının öncülerinden olan Ernest Hemingway, eserlerindeki kadın karakterleri erkek gözüyle tasvir etmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Bu yüzden, eserlerindeki kadın karakterlerin, birçok eleştirmen tarafından gerçekçi ve inandırıcı olmadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, genel inanışın tersine, Hemingway'ın kadın karakterlerinin neden gerçekçi olduklarını ortaya koymak amaçlanmıştır.Bunu gerçekleştirmek için öncelikle yazarın kısa yaşam öyküsü ve edebi hayatı ana hatlarıyla tanıtılacak ve ardından kadın kahramanın olduğu başlıca eserleri ele alınacak ve bunlar da ilgili yazın ile desteklenecektir.Son bölümde ilgili eserlerle ilgi son görüşler belirtilip çalışma sonlandırılacaktır.Anahtar Kelimeler: Amerikan Edebiyatı, Kadın Karakterler, Kayıp Nesil, Gerçekçi
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Benjamin Disraeli'nin Romanlarında Toplumsal ve Etnik Duyarlılık
    (2009) Kotay, Abdullah; Boynukara, Hasan
    İngiliz tarihinde, Viktorya dönemi günümüz modern toplumuna etkileri açısından önemli değişimlerin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmektedir. Neredeyse tüm 19. yy' ı kapsayan ve büyük ölçekli toplumsal, siyasal ve ekonomik alt-üst oluşların yaşandığı bu dönem, etkilerini kültürel alanda ve özellikle edebi eserlerde de yoğunca hissettirmiş, yeni duyarlılıklar ve yönelimlere yol açmıştır. Kavramsal olarak çatışma ve çelişkilerle dolu olan Viktorya dönemi; Endüstri devrimi ve beraberinde getirdiği plansız gelişen sanayileşme, haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen sonucunda kitlelerin yoksullaşmasına ve beraberinde gelen toplumsal çatışmalara sahne olurken, bir yandan, toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan memnunluk öte yandan, para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması, yoksulluğun bireysel bir sorun olarak algılanması; dinsel yobazlığa karşın, bilimsel-teknolojik gelişmelerde yaşanan ivme; evlilik, aile, saygıdeğer olma gibi değerlere önem atfedilirken, kadının nesne konumuna indirgenmesi ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması; Sanatın ve edebiyatın salt bir eğlence olarak görülmesi gibi çelişkilerin yoğun yaşandığı bir dönem olarak görülmektedir.Viktorya döneminin en etkili isimlerinden ve İngiltere'nin Yahudi asıllı başbakanlarından olan Benjamin Disrali(1804 ?1881)'nin romanları, 19. yy İngiltere toplumunun sosyal ve siyasal şartlarını betimler. Eserlerinde öne çıkan temalar; yükselmekte olan burjuvazi sınıfı, varsıllarla yoksullar arasındaki derin uçurum, kadının toplumdaki konumu, ?Genç İngiltere? ülkücü hareketi, Çartist hareketi, Aristokrasinin toplumu yönetmesi gereken en iyi kesim olduğu takıntısı ve kendi etnik yahudi duyarlılığı olarak sıralanabilir. Disraeli'nin eserleri Viktorya döneminin sosyo-politik koşullarını yansıtmakla beraber, bu romanların kendi siyasal amaçları için edebi propaganda aracı olarak yazıldığı eleştirisi de yapılmaktadır. Siyasal `üçleme'si politik roman türünün ilk örnekleri olarak değerlendirilmektedir. Eserlerinde sorunları ortaya koyuş biçimi ve bunlar için öngürdüğü çözümler,somut ve uygulanabilir olmaktan uzak nesnel şartlara uygun olmayan ve herhangi bir sonuç alınmayan fikirler olarak kalmıştır.Disraeli'nin romanları, Viktorya dönemi değerleri ve toplumsal koşulları yansıtmada bir ayna görevi görmekte, uygulama olanağı bulunmayan ideal bir dünya öngürmekte ise de, her toplumun ulaşmayı amaçlaması gereken ideal bir toplumsal düzeni vermektedir. Disraeli' nin bu toplumsal düzeni, varsıllarla yoksullar arasındaki derin uçurumu gören, buna yönelik toplumsal düzenlemeler gerçekleştiren, etnik ayrımcılık yapmayan bir toplumsal düzendir.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi ve Seçilmiş Kısa Hikayelerinin Üslup Açısından İncelenmesi
    (2005) Ekinci, Şenay Alkaya; Boynukara, Hasan
    Bu tezde, Viktorya Dönemi (Victorian Period)'nin baskılarına karşı oluşanve sanatın sanat için olması gerektiğini savunan Estetik Akım'ın (AestheticMovement) öncülerinden Oscar Wilde'ın seçilmiş bazı kısa hikayeleri ve tekromanı Dorian Gray'in Portresi (The Picture of Dorian Gray) ele alınarak,Wilde'ın üslubu hakkında fikir verilmeye çalışılmıştır.Wilde'ın üslubunun en göze çarpan özelliği, anlaşılabilir, yalın bir anlatımtarzı kullanmasıdır. Bu sayede okuyucu hikayeyi kafasında resmedebilmektedir.Kısa hikayeleri ve romanında, sevmek, dürüst olmak, yardımsever olmak vb.toplumsal bazı mesajlar vermeyi de ihmal etmemiştir. Çocuklar için yazdığıhikayeler didaktiktir ve bu hikayelerde ?Tanrı? kavramına da değinmektedir.Hikayelerinde ve romanında diyaloglara ağırlık vermiş ve okuyucuyu olayın içinedahil etmeyi amaçlamıştır. Tek cümlelik paragraflar kullanarak, okuyucunundikkatini çekmeyi ve hikayedeki her karakterin hislerini okuyucuya ifade etmeyiistemektedir. Hikayelerinde kullandığı sıfatları iki guruba ayırabiliriz; olumlu veolumsuz sıfatlar. Cümle yapısını ele aldığımızda, kelime yapısında olduğu gibibasit ve anlaşılabilir bir yapı tercih etmiştir hikayelerinde, fakat romanındakarmaşık yapılı cümlelere daha fazla ağırlık vermiştir.Wilde, hikayeleri ve romanındaki karakter seçimini aristokratlar, iyi eğitimgörmüş üst tabaka insanlardan yana kullanmıştır. Bu seçimde böyle bir çevredeyetişmiş ve iyi bir eğitim almış olmasının payı büyüktür. Bunun bir sonucuolarak, Fransızca söylemlere de yer vermiştir eserlerinde. Bu da okuyucununilgisini çeken, merak uyandıran bir başka özelliğidir Wilde'ın.Kişileştirme, mecaz ve benzetme Wilde'ın incelenen hemen her hikayesindeve romanında karşılaştığımız imgelerdir. Kimi hikayelerinde hayvanları ve doğalvarlıkları, kimilerinde ise sanatı kişileştirerek, hikayelerine canlılık katmayıbaşarmıştır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Edward Albee'nin The Zoo Story, Eugene Ionesco'nun Amedee ve Arthur Kopit'in Oh Dad, Poor Dad, Mamma's Hung You In The Closet And I'm Feelin' So Sad Adlı Eserlerinde Gözlenen Absurd Drama'nın Temel Özellikleri
    (2009) Güneş, Ümmahan Kahraman; Boynukara, Hasan
    Bu çalışmada 20. Yüzyılın en çok ilgi uyandıran ve tartışılan akımı Absürd Tiyatro'nun temel özellikleri yazarları da farklı olan üç ayrı eserde incelenmiştir. Çok eleştirilen bir akım olmasının temel nedeni klasik tiyatro anlayışından her bakımdan farklı olmasıdır ki bu özelliği nedeniyle karşı-tiyatro da denmiştir.II. Dünya Savaşı'nın darmadağın ettiği zihinlerin bir ürünüdür Absürd Tiyatro. Savaş inançları, kuralları, güven duygusunu yok etmiştir. Bunların yerini huzursuz bir ruh hali ve boşunalık duygusu almıştır. Bu ruhsal çöküntü de tiyatroda alışılagelmiş tüm kuralları yıkmıştır. Absürd de bu başkaldırının ürünüdür.Absürd Tiyatro'da konu bütünlüğü yoktur. Olaylar sırayla ve bir düzen içinde verilmez. Klasik anlayışa göre karakterlerin hem sayıları hem de nitelikleri değişmiştir: Absürd eserlerde kişi sayısı azalmıştır ve bu kişiler de oldukça sıradan özellikler taşırlar. Sahnenin somut görüntü dili daha ön plandadır. Mesaj verme kaygısı taşımaz. Değindiği ana konular ise iletişimsizlik, yabancılaşma ve hayatın anlamsızlığıdır. Bu temel özellikler sırasıyla Edward Albee'nin The Zoo Story, Eugéne Ionesco'nun Amédée ve Arthur Kopit'in Oh Dad, Poor Dad, Mamma's Hung You in the Closet and I'm feelin' So Sad adlı eserlerinde incelenmiştir.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Doctoral Thesis
    Illusion and Unselfing in the Works of Iris Murdoch
    (2011) Yıldız, Fırat; Boynukara, Hasan
    Murdoch'ın yapıtlarında verdiği mesajları anlamak için onun felsefesini anlamak gerekir. Murdoch'ın felsefesini bilmeden yapılan okumalar üstünkörü bir okumadan ileri gitmeyebilir. Çünkü Murdoch'ın romanında kullandığı temalar, Murdoch felsefesinde kavramlar olarak ortaya çıkar. Ahlaki durum için ruhsal durumun, etik için dinin, erdemin anlamı ve etik için özsaygının önemi gibi birçok kavram ve durum hem romanında hem de felsefesinde üzerinde durulan temel noktalardır.Murdoch'ın felesefeyle olan ilişkisi, roman yazmaya başladıktan sonra da devam etmiştir. Her ne kadar felsefi bir romancı olmadığı konusunda ısrar etse de, felsefesini göz önünde bulundurmadan romanlarını değerlendirmek eksik kalır. Murdoch'ın felsefe alanındaki esas teması, ahlak felsefesidir. Yirminci yüzyılda ahlak felsefesinin büyük ölçüde gücünü kaybettiğini düşünen yazar, felsefecilerin ahlak felsefesi üzerinde yeniden yoğunlaşarak bunu gündeme getirmelerinin zorunluluğunu vurgular.Edebiyat ile varlığın hakikatini inceleyen bir sistem olan felsefe arasındaki ilişki çok eskilere dayanmaktadır. Felsefede savunulan veya karşı çıkılan düşünceler yalın bir dille, açık bir şekilde ifade edilirken, edebiyatta, bu düşünceler metnin ara yüzünde yer alır. Felsefenin bir iki cümle ile ifade ettiği bir konu hakkında, bir edebiyatçı sayfalarca yazabilir. Edebiyat ve felsefenin ilgilendiği ortak birçok alan vardır. Bu iki disiplin, söz konusu alanları birlikte ele almada bazen başarılı, bazen de başarısız olur. Genel yaklaşım Murdoch'ın bu iki disiplini başarılı bir şekilde ele aldığı yönündedir.Murdoch'a göre kişi, felsefeylee kendi doğasını keşfeder ve gerçeği bulma yolunda kişiye yol gösterir. Murdoch felsefesinin temelinde iyilik vardır. İyiliğe ulaşmak zaman alan, uzun bir süreçtir. Murdoch iyiye ve doğruya ulaşmayı bir yolculuk olarak değerlendirir. Bu tez çalışması da Murdoch'ın beli başlı yapıtlarında iyiliğe giden bu yolcuğu ele almaktadır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Beckett in Time, Beckett's Time
    (2004) Bilgiç, Özer; Boynukara, Hasan
    20th century was the century of world wars, struggles, economic crises, depressions and disappointments for the mankind. Capitalism, materialism and various militarist doctrines gave rise to immense destructions despite the promises of a bright future and a happy society. All traditional values were either undermined or pushed out of life. The result was a total chaos which eventually led to hopelessness, distrust and disappointment. The even greater shock and disappointment came with the world wars marking the end of Happy Days, to use the title of one of Beckett's plays. The moral and spiritual deprivation ignited a deep crisis in those looking for any such guidance. During the post war period several literary and artistic movements came out such as dadaism, cubism, surrealism, futurism, existentialism and post-modernism. Absurd is one of such movements. Among the pioneers of the movements are the world-wide known authors, playwrights and poets like Eugene Ionesco, Harold Pinter, Jean Genet, Gunter Grass, Arthur Adamov and Samuel Beckett. All of them, with slight differences, handled similar topics and shared the same feelings. They repeatedly took attention to the fall of man in the world of modern value where irrationality replaced rationality, chaos replaced hierarchy, war and conflict replaced peace and stability. And what the absurd playwrights did was just to hold the mirror to the changing social, political and moral conditions which bore no resemblance to the previous ones. Naturally they did not refer to the traditional concepts of action and reaction or cause and effect in their works. They set out finding a new method, new writing strategies to depict the new society, the tragicomic existence of human being properly. Beckett saw all so-called rational actions and reactions irrational and insisted that for a relatively peaceful life, if any, irrationality was the right concept. It was meaningless trying to find out a meaning in an absolutely meaningless world. In the absence of communication how can one expect language to convey the right 62message. And human beings were waiting for Godot who would bring peace and quite, who would never come. Beckett tried to reflect the futile struggle of humanity to establish a coherent and stable life. He was born in Dublin in 1906 and won the Nobel Prize for literature with his most famous play Waiting for Godot in 1969. Beckett was a member of an Irish-protestant family and was brought up in a strictly religious atmosphere which left a great impact on him. So he was thoroughly versed in scripture, as seen by the many Biblical and theological allusions in his works. And as he grew up he found religion 'irksome' When World War I broke out, he was about ten years old and witnessed the sufferings of millions, cruelties, famine and deaths. In the following years Beckett had a chance to make an academic career but his pessimism towards the world caused him to give it up. His met James Joyce while a young playwright and wrote some successful works. Paris occupied and important place in his life where he also met almost all the other famous absurd playwrights of the time. When World War II broke out in 1939, Beckett was in Paris. He joined French Resistance Organization to show his reaction against the war. He made several short trips in France. His pessimism can be ascribed to his experiences of war and its consequences and this can easily be proven when his works written before and after the second world war. His works after forties reflect a great despair. The only way out and the sole salvation for human beings is death and nothing else. For Beckett theatre was the best way to depict the life and the sufferings of man. His plays evolve around a character or characters who has no purpose, no expectation and is pessimistic. Instead of a realistic picture(s) of life, there are only images. Words are used only prove to be insufficient in conveying meanings. Antonin Artaud's view that ideas are useless and that the western civilization is destined to decay and destruction is also true for Beckett. Theatre had to be a ritual and had no mission of correcting the wrongs of society. It claimed no task of giving messages but creating self-awareness in audience. 63Beckett never made any comments about his Works. His open ended plays left thousands of questions in the mind of audience and critics. He silently left the world in a room where he lived on his own in 1989. In this study I attempted to examine the features that made Beckett a timeless playwright, a novelist and a poet of his time. How were the conditions during his time and how was conceived by readers, audience and critics.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Article
    Letter-Writing as Voice of Women in Doris Lessing's the Golden Notebook and Alice Walker's the Color Purple
    (2011) Boynukara, Hasan; Tanrıtanır, Bülent Cercis
    Roman dalında bir edebi form olarak mektup yazma ya da mektupla anlatma, yaşadıkları dünyadan daha iyi bir dünyayı anlatmaya ve çağdaş toplumu eleştirel olarak ele almaya ilgi duyan kadın yazarlar için güçlü bir edebi tür olmuştur. Mektup yazma, roman karakterlerinin düşünce tarzını ortaya koyduğu için, bu türün aynı zamanda kadınların seslerini duyurmalarının bir aracı olma potansiyeline de sahiptir Bu tarzla dil, özellikle dil yeterliği oldukça önemlidir. Dorris Lessing The Golden Notebook (1962) ve Alice Walker The Color Purple’da (1982), özellikle kadın benliğini yeniden kurmaya odaklanabilmek için mektup yazma tekniğini kullanırlar. Bu makalede farklı ulusal kimliklerine karşın bu iki yazarın, yapıtlarında mektupla anlatma tekniğini kullanarak kendi toplumlarındaki kadınların konumlarını, duygularını, cinselliklerini ve kendilerine biçilen rolleri nasıl ortaya koydukları incelenmektedir. Keza bu yazarların, entellektüel kadın yazarlar olarak, kadın hakları hareketine yaptıkları katkılar üzerinde durulmaktadır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Critical Responses To Walt Whitman in the 19th Century
    (2001) Edis, Zeki; Boynukara, Hasan
    Amerikan Edebiyatının önde gelen şahsiyetlerinden Walt Whitman özellikle Romantizmden Realizme geçiş döneminde şairlik kariyeri konusunda önemli bir kişilik olarak karşımıza çıkmakta ve Walt Whitman akademik çalışma yapmak isteyen araştırmacılar için önemli bir konu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmamızda Walt Whitman' in çağdaşları arasındaki yerini saptamaya çalıştık. Bunun için, yazarın edebi kariyeri ve kişiliği hakkında panoramik bir bakış açısı edinebilmek maksadı ile onun yaşamından zaman zaman biyografik alıntıların yanı sıra Ondokuzuncu yüzyıl eleştirmenlerinin değerlendirmelerine de yer verdik. Whitman' m şiirinin içeriği ile ilgili birtakım kavram ve olgular içebakışçı bir yaklaşımla onun yaşama dair bakış açısı ve felsefesi bağlamında ele alındı; bunun için Whitman' in şiirdeki biçimsel ayrıntılar yerine daha çok tematik unsurlar üzerinde durmayı yeğledik.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Thomas Hardy'nin Eserlerinde Ahlaki Yaklaşımlar
    (2014) Öztürk, Çetin; Boynukara, Hasan
    bu tez Thomas hardy'nin tess ve far from madding crowd adlı eserleri incelenerek victorian dönemindeki ahlaki yaklaşımları içermektedir
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    The Struggle of Man and Woman in a Patriarchal Society
    (2011) Akar, Mahmut; Boynukara, Hasan
    Jane Eyre, yaşayan tek akrabası olan amcası Bay Reed'in yanında yaşayan küçük bir kızdır. Amcası öldükten sonra ona amcasının eşi Bayan Reed bakar. Üç kuzeni ve yengesiyle yaşamaya devam eder. Ancak yengesi çocuklarına gösterdiği şefkati, merhameti Jane'e hiçbir zaman göstermez. Bu durum Jane'in çok zoruna gider ama elinden hiçbir şey gelmez; çünkü gidecek başka yeri yoktur. Daha sonra yatılı bir okula gönderilen Jane, burada birkaç yıl okuduktan sonra aynı okulda iki yıl öğretmenlik yapar. İki yıllık görevinden sonra gazete ilanlarından iş bulmaya çalışır. Nihayet Thornfield Malikanesi'nde Adele adında bir kız çocuğuna mürebbiyelik yapmak üzere işe başlar. Burası Bay Rochester'ın evidir. Rochester, Jane'in aşık olacağı, seveceği erkektir. İlerleyen zamanlarda Jane ve Rochester evlenmeye karar verirler. Ama bu evliliğin önünde gizli bir engel vardır. Rochester evlidir ve yasalar önünde ilk eşinden boşanmadan başka bir kadınla evlenemez. Bu gerçeği düğün günü herkes öğrenir ve Rochester, Thornfield'in tavan arasına kilitlediği deli olan eşi Bertha Mason'u kilisedekilere gösterir. Rochester'ın evli olduğunu öğrenen Jane, artık onun yanında duramayacağını düşünür ve bir gece kimseye görünmeden oradan ayrılır. Hayal kırıklığına uğramasına rağmen Rochester'a karşı asla kin beslemez, onu hep sever. Cebindeki son parayı da arabaya veren Jane, çok zor durumdadır. Yağmurlu bir gecede St John adında bir papazın ve kız kardeşlerinin konuğu olur- ki bunların romanın sonuna doğru Jane'in kuzenleri olduğu görülecektir. Jane, burada bir müddet kaldıktan sonra o köyün çocuklarına ders vermeye başlar. St John ona aşık olur ve Jane'e misyonerlik faaliyetlerinde kendisine yardım etmesi için evlilik teklif eder. Jane, içinde hala Rochester aşkı olduğu için bu teklifi reddeder. Bir gün kendisine Madeira'da ölen amcasından miras kaldığını öğrenir ve bir miktarını kuzenleri olduğunu öğrendiği St John ve kız kardeşlerine bırakır ve Thornfield'in yolunu tutar. Oraya geldiğinde her şeyin yanmış olduğunu görür. Bertha, bir gece her yeri ateşe vermiştir ve Rochester onu kurtarmak isterken gözlerini ve bir kolunu kaybeder. Özgürlüğüne düşkün olan Jane, artık Rochestre ile evlenebileceği kanaatine varır. Bunun nedeni artık kendisinin zengin bir kadın olması ve Rochester'ın, onun yardımına muhtaç biri olmasıdır. Jane, içinde bulunduğu her ortamda özgür olmayı, özgür iradesini kullanmayı isteyen biridir. Romanın en sonunda geleneklerin aksine Jane evliliğini haber verirken `Sevgili okuyucum. Ben onunla evlendim' diyor. Victoria dönemi ataerkil toplumunda cereyan eden ters bir ifadeyle roman biter.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Love and Class Conflict in D.H.Lawrence's Works
    (2009) Ulaşoğlu, Leyla; Boynukara, Hasan
    Lawrence, roman, kısa hikâye ve şiirler yazan modern dönemin önemli yazarlarındandır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi irdelediği için ahlaksızlıkla suçlanır. Eserleri daha da ileri gidilerek pornografik bulunur.Hayatı zorluklar içinde geçer, o dönemde çevresindeki hayatlara pek benzemez. Uzun yıllar sağlık problemleri yaşar. Genç yaşta tüberkülozdan hayatını kaybeder.Lawrence'ın çocukluk ve gençlik hatıraları eserlerinin çoğunda ona ilham kaynağı olur. Lawrence'ın annesiyle çok yakın bir ilişkisi vardır ve annesini ölümü onda büyük şok yaratır. Bunu yılları hastalıklı yıllar olarak adlandırır.1912 yılında Frieda'ya aşık olur. Frieda onun için kocasını terk eder ve Lawrence ile kaçar. Lawrence'ın hiç kolay bir hayatı olmaz. Hep seyahat etmek zorunda kalır. Lawrence ve Frieda savaş yıllarında Almanya için casusluk yapmakla suçlanır. Bu kötü yaşam şartlarına rağmen hep yazmaya devam eder. Fakat sağlığı her geçen gün daha da kötüye gider.45 yaşında Fransa'da öldü.1960'da artık tüm dünyada sevilen bir yazar olmuştu. Lady Chatterley'nin Sevgilisi 1928'de gizlice basıldı. Fakat müstehcen sahneleri sebebiyle kitapçılarda satılamadı. Aşk ve sınıf çatışması çalışmalarının ana temalarından biridir. Sanayileşme, sınıf kimliği, sınıf ayrımı ve aşk konularını eserlerinde yer almasının tesadüf olmadığını Lawrence'ın kendi hayatına baktığımızda kolayca anlayabiliriz. Kısman oto-biyografik bir eser olan ?Nottingham and the Mining Countryside, da?doğduğu ve büyüdüğü yer özellikle vurgulanmıştır. Nottingham, yakınında bir madenci köyü olan Eastwood'u sanayileşme ve eski İngiliz toprak kültürü arasında kalmış bir yer olarak tanımlar.Lawrence için kasaba ve kırsal, sanayileşme ve doğa, aşk ve sınıf eski ve yeni birbirlerine yakın olup daha sonra umutsuzca ayrılırlar. Lawrence her zaman bu çatışmayı derinden yaşamıştır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Doctoral Thesis
    Ngugi Wa Thiong'o ve Kültürel Direniş
    (2012) Alan, Bülent; Boynukara, Hasan
    Bu tezin amacı Ngugi wa Thiong'o'nun Gikuyu kültürünü koruma çabasındaki büyük etkisini ortaya koymak ve Batı medeniyetinin kültürel uygulamalarına ve normlarına karşı çıkışını ele almaktır. Bir yazar olarak Ngugi, Kenya'nın sömürge dönemi ve sömürge sonrası durumunu yaşamış ve bu iki dönemi eserlerine yansıtmıştır. Bu özelliği onu, sömürge sonrası dönemde eserlerini İngilizce yazıp yayınlayan birinci kuşak Batı Afrikalı yazarlar arasında önemli bir figür yapar.Bu çalışma Ngugi wa Thiong'o nun seçilmiş dört eserinin incelemesini içerir. The River Between ve Weep not Child `da yazar sömürge dönemi Kenya'sında yaşanan kültürel baskıya odaklanır. Petals of Blood ve Devil on the Cross Kenya'nın sömürge sonrası döneminde kaleme alınmış eserler olup, temel olarak sömürge sonrası baskı altındaki toplumun kültürel bozulmasına vurgu yaparlar.İlk iki romanda Ngugi, Kenya'nın kültürel bağımsızlığını, Batının kültürel değerleri ve medeniyet anlayışına karşı çıkarak ortaya koyar. The River Between ve Weep not Child da sömürgeciye karşı koymak adına halkının kendi öz kültürüne dönüşü için güçlü bir istek görülür. Petals of Blood ve Devil on the Cross yazarın Batılı burjuva kültürü ve değerlerine karşı çıkışını yansıtır. Modernleşmenin gelişi ve kapitalist seçkin sınıfın işçi/köylü sınıflarıyla mücadelesi, Ngugi'nin kültürel karşı çıkışında önemli bir yer tutar. İlk iki romanı diğer iki romanla karşılıklı incelediğimizde, Kenya'nın kültürel durumunun öncesi ve sonrasını karşılaştırma olasılığını bulabiliriz. Ngugi'nin bakış açısına göre yeni bir sömürgeci Kenya'yı kontrol etmektedir ve kültürel karşı çıkış tam bağımsız Kenya için tek araçtır.Anahtar Kelimeler: Ngugi wa Thiong'o, Kültür, Karşı çıkış, Sömürgecilik, Sömürgecilik sonrası
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Doctoral Thesis
    Sam Shepard ve Tom Stoppard'ın Yapıtlarında Yabancılaşma ve Absürt Öğeler
    (2007) Görmez, Aydın; Boynukara, Hasan; Beşe, Y. Ahmet
    Bu çalısmada Sam Shepard ve Tom Stoppard'ın oyunlarında temel temalar arasında yer alan varolussal korkular, yabancılasma, absürt, toplumsal ve ahlaki çeliskilerin ele alınıs biçimi karsılastırmalı olarak ortaya konulmustur. `Amerikan rüyası'nın ve mitlerin ölümü, hayaller, yapmacık eylemler ve yalanlarla dolu yasamın sıkıcılıgından kaçma arzusu, makinelesme sonucu geleneksel degerlerin kaybolusu, umutsuz kimlik ve köken arayısı ve ailenin çöküsü Shepard'ın varolussal ve absürt oyunlarının temel dayanaklarıdır. Shepard'ın oyunlarında kötülügün kaynagı genetige dayandırılır. Bu nedenle kötülük toplumun bütün katmanlarında vardır. Yazara göre iyi ve kötü sadece yanılsamadan ibarettir çünkü herkes dogustan lanetlidir. Shepard'ın aksine, Stoppard entelektüel bir arka plana sahiptir ve oyunlarında mizah duygusunu derin bir tarih ve felsefe bilgisiyle birlestirerek kullanır. Gerçeklikle yanılsamayı iç içe verme yetisine sahip olan yazarın yapıtlarında bu iki öge, ustaca bir arada kullanılır. Stoppard aynı zamanda zıt durumlar üzerinden oyunsu bir atmosfer kurabilen ve bunu keyifli bir oyuna dönüstürme basarısını gösterebilen bir sanatçıdır. Beceriksiz kisilerini karmasık durumlarla ugrastırarak insanın çaresizligini ortaya koymak, Stoppard'ın sıklıkla basvurdugu bir yaklasımdır. Yazarın, kisilerinin güçsüzlügü ve çaresizligi; daralan dünyalar, kaotik ve acımasız çevre, saskın karakterler, gerçek ve yanılsama çatısması, süphecilik, belirsizlik ve kadere karsı koyma gibi temaları ustalıklı biçimde verebilme yetisi, onu absürt tiyatronun önde gelen yazarlarından biri yapar. Bu iki çagdas yazar, bireyin amaçsızlıgını, güçsüzlügünü ve kontrolsüzlügünü ortaya koymada farklı yaklasımlar sergilemelerine ragmen, her ikisi de yabancılasma ve absürdizmi oyunlarının temeline yerlestirirler. Böylece yasadıkları dönemin bunalımlarını tiyatro aynasında güçlü bir biçimde yansıtmayı basarırlar.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    John Robert Fowles Viewpoint About 'Individual Freedom'
    (1999) Buğrul, Hasan; Boynukara, Hasan
    Bu çalışmada, öncelikle modernizm, postmodernizm ve varoluşçuluk hakkında kısa bir bilgiye ihtiyaç duyulmuştur çünkü bireysel özgürlüğün bu kavramların ürünü olduğu iddia edilmektedir. İkincisi, bireycilik ve bireyciliğin ne olduğu sorusunun cevabını bulmaya çalıştık. Üçüncüsü, John Robert Fowles'un romanlarından dördü çalışılmıştır ve bireysel özgürlük anlayışı araştırılmaya çalışılmıştır. Dürüst olmak gerekirse, özgürlükle ilgili anlayışını karmaşık sunduğundan ve birçok türüne yer verdiğinden tam olarak anlamakta zorlandık. Son olarak, sunulan alternatifler arasında, 'bireysel özgürlüğün' sahip olmak istediğiniz yaşam tarzında ısrar etmenin ve koşullar ne olursa olsun bu şekilde davranmanın ve yaşamanın gerektiği şeklinde anlaşılmıştır. Bunu yaparsanız, 'varsınız' anlamına gelir, aksi takdirde sizinle ölü bir kişi arasında fark olmaz. Bu nedenle, bireysel özgürlük yolunun 'var olmada' geçtiği vurgulanmaktadır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Doctoral Thesis
    Yüzyılın Başında Chicago: Dinamizm, Momentum ve Güç
    (2008) Durmuş, Erdinç; Boynukara, Hasan
    Bu tezin amacı Chicago şehrinin endüstri, şehir planlamacılığı, sosyoloji, şehirleşme ve edebiyat gibi birçok alan üzerindeki büyük etkisini ortaya koymaktır. İlk kurulduğu zamanlardan beri, Chicago birçok alanda bir liderlik rolü üstlenmiştir. Chicago şehrinin inanılmaz bir şekilde büyümesi, 1871 yılında meydana gelen büyük yangın felaketine uğramış olmasının ardından bile asla yavaşlamamıştır.Chicago Literary Renaissance hareketine mensup figürlerden biri olan büyük natüralist yazar Theodore Dreiser Amerikan Edebiyatına özellikle tartışmalı romanı Sister Carrie ile katkıda bulunmuştur. Upton Sinclair, Chicago bölgesindeki mezbahaları incelemiş ve işçilerin insanlık dışı çalışma şartlarını görünce şok olmuştur. Sinclair, romanı The Jungle ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kapitalist sistemin işçi sınıfını nasıl sömürdüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.Şiire gelince, Carl Sandburg son derece etkili olan şiir seçkisi Chicago Poems ile tamamıyla yepyeni bir anlayış başlatmıştır. Sandburg'ün konuları gündelik yaşamdan seçilmiştir. Şiirindeki karakterler Chicago'nun bazen fabrikalarında bazen de caddelerinde karşılaştığı sıradan insanlardır. Sandburg, şiirinde işçi sınıfının sıkıntısını açıkça ortaya koymuştur.Zenci edebiyatı söz konusu olduğunda, Chicago Black Literature akımında Richard Wright lider bir figür olarak sarsılmaz bir konuma sahiptir. Wright, romanı Native Son yayınladığında, eleştirmenler bu kitabın Stowe'un Uncle Tom's Cabin adlı eserinden sonraki en iddialı metin olarak değerlendirilmesi konusunda hem fikir olmuşlardır. Kitabın ortaya çıkmasıyla birlikte, Amerika'daki ırkçı problemler öncekinden daha da dikkatli bir şekilde değerlendirilmeye başlamıştır. Wright'ın diğer bir şaheseri olan Black Boy yine ırkçı problemleri ele alır. Aslında, kitap Wright'ın güneydeki memleketi ve kuzey şehri Chicago'da geçen hayatını kapsar. Kitabın ilk bölümünde, yazar güneydeki ırkçı bir sistemde geçirdiği tecrübeleri anlatır. Kitabın ikinci yarısı ise Wright'ın Chicago'da Komünist Partiyle karşılaşmasını ve takip eden hayal kırıklığı hakkındadır.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Social and Political Problems in the Works of Benjamin Disraeli; Sybil or the Two Nations and Coningsby or the New Generation
    (2009) Kızıltaş, Şahin; Boynukara, Hasan
    19. Yüzyıl İngiliz Romanını şekillendiren etmenlerin en önemlisi sanayi devrimidir. Sanayi devriminin sonucunda insanların yaşam koşulları önemli ölçüde değişir ve bu değişimle beraber toplumsal yaşantıda sorunlar baş gösterir. Bu toplumsal sorunların başında işçilerin yaşadığı sıkıntılar gelir ve bunlar o dönemde yazılan romanların ana temasını oluşturur.Bu sorunları ortadan kaldırmaya çalışan siyaset kurumlarının çabaları, bunlara politik sorunları da ekler. Partilerin işçi sınıfı üzerindeki politik beklentileri, kendi aralarında uzun yıllar sürecek bir mücadeleyi doğurur. Dolayısıyla romancılar yapıtlarında işçi sorununun yanında doğal olarak politik sorunlara da değinirler.Bu çalışmamızda, Benjamin Disraeli'nin İngiliz Edebiyatı'nda ilk toplumsal sorun içerikli roman olarak kabul edilen Sybil or The Two Nations ve ilk politik roman olan Coningsby or The New Generation adlı yapıtlarını inceledik. Yazarın aynı zamanda parlamenter oluşu, toplumsal ve politik sorunlara önerdiği çözümler açısından önemlidir. Ve bu çözüm önerilerinin büyük olasılıkla yapıtlarına da yansıdığı düşünülürse, çalışmanın 19. yüzyıl romanının genel analizi açısından ne ölçüde faydalı olduğunu anlaşılabilir.Disraeli, halka daha huzurlu bir yaşam sunabilmek için toplumsal düzenin ve politikanın yeniden şekillendirilmesi gerektiğinin bilincindedir ve politik yaşamı boyunca bunun mücadelesini verir. Toplumda yeniden yerleştirmeye çalıştığı sistem politik literatüre modern muhafazakarlık adıyla geçer. Bu sistem her ne kadar modern olarak adlandırıldıysa da, aslında ortaçağda ülkede egemen olan sınıf ve statü hiyerarşisine dayalı bir toplumsal düzenden ibarettir. Karl Marks, Friedrich Engels gibi düşünürler sınıfların ortadan kaldırılması için uğraş verirken, Disraeli toplumda sınıfsal çizgilerinin daha da belirginleşmesinde önemli rol oynar.Disraeli, kilise, aristokrasi sınıfı ve krallık gibi eski kurumların korunmasını öngören bu yeni sistemde, aristokrasi sınıfının önderliğindeki sınıfların toplumun refahına katkıda bulunacağına inanır. Ancak halka önderlik edecek olan aristokrasi, 19. yüzyılın sahte aristokrasisi değildir çünkü bu aristokrasi ortaçağda haklin her türlü ihtiyacını karşılayan işlevinden uzaklaşmıştır. Bu sınıfın ortaçağdaki işlevini 19. yüzyılda burjuva sınıfı yerine getirmektedir. Dolayısıyla halka önderlik edecek olan sınıf gerçek aristokratlar olarak nitelediği burjuva sınıfıdır.Disraeli, hayalinde tasarladığı bu düzenin ilkelerini yapıtlarında halkla paylaşır ve parlamentoda genç parlamenterlerle beraber bu ütopyasını hayata geçirmeye çalışır. Bu politik oluşuma Genç İngiltere Akımı adı verilir.Çalışmamızda Disraeli'nin yapıtlarına yansıyan Genç İngiltere ve Modern Muhafazakarlık ilkeleri irdelenmiştir. Ayrıca Disraeli'nin, Çartist eylemler gölgesinde, toplumsal ve politik sorunların tespiti ve bu sorunlara karşı önerdiği çözümler incelenmiştir.
  • Loading...
    Thumbnail Image
    Master Thesis
    Ethnic Sensibility in Bernard Malamud's Works
    (2004) Canpolat, Fatih; Boynukara, Hasan
    The term ethnicity and ethnic sensitivity are being more frequently used than it used to be. Today because of international mobility due to economic problems, political preassures and social unrsests we have less and and less heteregenous societies. Instead, the societies are becoming multi-racial and multi-cultural. This means,in its simplest sense, people of different backgrounds are to live together. It is natural experiencing integration problems and particularly problems ascribed ethnic which have been experienced more painfully largely because of lack of mutual understanding among the groups. When individually confronted, it may lead to problems other than ethnic related ones such as alienation. Especially in America, in the first half of the 20* century, where population is very divergent in terms of ethnicity, these were faced intensely. Being aware of such a straggle will naturally help tolerating the other. The aim of this study is to try to shed light and create better understanding concerning ethnic related issues as depicted in Bernard Malamud's works, particularly in his novels titled The Assistant and the Tenants as well as in his short stories Bernard Malamud and his works that accommodate immigrant Jews, who have lived through all possible human experiences in their nearly two thousand year history as an ethnic group living m. host countries, are worth studying in many respects. He deals with the ethnic problems both in the lives of individuals and that of society. Immigrant Jews after arriving America have enjoyed a good many aspects of freedom in social and religious life when compared to their former lives in Eastern Europe. However, this relative freedom and still being an ethnic minority in modern America have led many of the immigrant Jews - if not all-, and their descendants to have a feeling of alienation both to their own values and to that of the host society. In addition, the inevitable process of adaptation, acculturation and assimilation and rejection in both sides caused them to question their ethnicity and the world around, and compelled them to choose in between. Thus, identity problems and the dilemma between modem and ethnic life became the attributes of Jews in America, which are also very similar to the problems of modern man in general.82 Malamud and his Jewish characters set a good example of ethnic sensibility in that they sense the world around through the light of their ethnic background. However, as a consequence of Malamud's view of Jew as a universal man and his existentialist view of life they are also good examples of modern men, in the broadest sense of the word, struggling to realize themselves. In the study we aimed at analyzing the reflections of ethnic sensibility, the way it is presented, the respones and counter-responses to such presentations and representations, the attitudes taken, the efforts towards merging the borders and bridging the gaps between the main culture and sub-cultures and the like. Our purpose was/is to contribute in any way possible to building an understanding between all sorts of groups, be they ethnic, political or social rather than offering clear cut solutions or prescriptions.
  • «
  • 1 (current)
  • 2
  • »
Repository logo
Collections
  • Scopus Collection
  • WoS Collection
  • TrDizin Collection
  • PubMed Collection
About
  • Contact
  • GCRIS
  • Research Ecosystems
  • Feedback
  • OAI-PMH

Powered by Research Ecosystems

  • Privacy policy
  • End User Agreement
  • Feedback