Tıpta Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14720/13
Browse
Browsing Tıpta Uzmanlık Tezleri by Language "tr"
Now showing 1 - 20 of 804
- Results Per Page
- Sort Options
Specialist Thesis Accessing of Common Carotid and Vertebral Arteries at Normal Position and Right-Left Rotation in Ankylosan Spondylitis by Doppler Ultrasonography,matching the Results With Normal Population(2014) Orak, Suat; Bora, AydınAmaç: Ankilozan Spondilit hastalarında karotis ve vertebral arter kan volumlerinin doppler USG ile normal populasyonla kıyaslanması. Metod: Ateroskleroz veya servikal arteryel fizyoloji değişikliğine yol açabilecek komorbid durumları olan hastalar ekarte edildi. 50 AS(ankilozan spondilit) li hasta ve 50 sağlıklı insan çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar ve kontrol grubunun nötr-sağ rotasyon-sol rotasyon pozisyonlarında 7,5Mhz lineer prob ile karotis-vertebral arter doppler incelemeleri, intimomedial kalınlık ölçümleri yapıldı. Bulgular: Sağ rotasyon pozisyonunda sağ vertebral arter ve total vertebral arter volümü, sol rotasyon pozisyonunda sol vertebral arter ve total vertebral arter volümünün, AS hastalarında, normal populasyona göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmış olduğu tesbit edildi Ayrıca karotis intimomedial kalınlığı, AS hastalarında, normal populasyona göre yüksek çıktı. (p<0,01). Sonuç: AS hastalarında kardiovasküler tutulum nadirdir. Biz çalışmamızda AS hastalarında sağ ve sol rotasyon pozisyonlarında vertebral arter akım volümlerinin (posterior dolaşım), rotasyon tarafında, sağlıklı popülasyona göre azalmış olduğunu tesbit ettik. Karotis volümlerinde ise (anterior dolaşım) anlamlı farklılık tesbit etmedik. Posterior dolaşımda volüm azalmasını AS hastalarında yaygın bir şekilde görülen vertebral sindesmofit ve entezopati gibi durumların vertebral artere bası yapmasına bağladık.Anterior dolaşımın etkilenmemesini ise hemodinamik dengeyi sağlayan otoregülasyon mekanizmaların anterior dolaşımı daha fazla koruyarak defisitleri önlemesine yorumladık.Ayrıca AS hastalarında ,sağlıklı bireylere göre karotis intimomedial kalınlıkta anlamlı derecede artış tesbit ettik.Specialist Thesis Acetylsalicylic Acid Resistance Incidence and Possible Causes in Patients With Type II Diabetes Mellitus(2010) Taşdemir, Eyyüp; Demir, CengizGiriş: Tip 2 diyabet hastalarında tüm ölüm nedenlerinin %70 inin Kardiyovasküler komplikasyonlar ve tromboembolik olaylar olduğu kabul edilmektedir. Diyabetik hastaların trombositleri aspirine daha az duyarlıdır. Biz bu çalışmada antitrombotik tedavi amacıyla aspirin kullanan tip 2 diyabetli hastalarda mevcut aspirin drencinin sıklığını araştırmayı ve olası nedenlerini ortaya koymayı amaçladık.Materyal-Metod: Çalışmaya aspirin tedavisi kullanan 98'i diyabetik ve 39'u non-diyabetikti toplam 137 hasta dâhil edildi. Hastaların kollojen ADP ve kollojen epinefrin düzeylerine PFA?100® trombosit işlev inceleyicisi yöntemi ile bakıldı. Kollojen epinefrin düzeyine göre de cevaplı (kollojen epinefrin>300sn), yarı cevaplı (kollojen epinefrin 150-300sn) ve cevapsız (kollojen epinefrin <150sn) olarak gruplandırıldı. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler aspirin direncine göre karşılaştırıldı.Bulgular: Diyabetik hastaların 32(%34,4)'si, non-diyabetik hastaların 14(%35,8)'ünde direnç vardı. Aspirine dirençlilerde HbA1c daha yüksekti (p=0,028). RDW ise aspirine cevaplı hastalarda daha yüksekti (p=0,045). BMI aspirin direnci varlığında daha yüksek bulunurken (p=0,021), kollojen epinefrin oranları serum kolesterol düzeyleri ile negatif korele (p<0,05). Digoksin kullanmayan hastaların ASA ya tam cevap oranı istatistiksel açıdan daha fazlaydı (p=0,049). Glukoz MPV ile pozitif korele bulundu (p<0,001).Sonuç: Diyabetik hastalarda HbA1c ile aspirin direnci arasında pozitif bir korelasyon bulunması sekonder koruma amaçlı aspirin kullanan tip 2 diyabetik hastalarda kan şekeri regülasyonunun önemini göstermektedir. Ayrıca hiperlipidemi ve obezite aspirin direnci nedenleri arasında ön plana çıkmaktadır.Specialist Thesis Acil Servise Başvurup Yatışı Yapılan KOAH Tanılı Hastalarda ACEF, DECAF-L, Ottawa KOAH Risk Skala Skorlarının ve Laboratuvar Parametrelerinin Hastane İçi Mortalite ile İlişkisi(2025) Üzel, Ali Haydar; Bilvanisi, SevdegülAmaç: Hastaneye yatırılan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda erken dönem (ilk 10 gün) mortaliteyi etkileyen klinik ve laboratuvar faktörlerinin belirlenmesi ve Yaş, Kreatinin ve Ejeksiyon Fraksiyonu (ACEF); Dispne, Eozinopeni, Konsolidasyon, Asidemi, Atriyal Fibrilasyon ve Laktat (DECAF-L) ve Ottawa KOAH Risk Skalası (OKRS) risk skorlama sistemlerinin bu mortaliteyi öngörmedeki performanslarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma, acil servise başvuran ve KOAH tanısıyla servis veya yoğun bakıma yatışı yapılan 101 hasta ile prospektif takip çalışması olarak yürütüldü. Hastaların fizik muayene bulguları, semptomları, vital bulguları [bilinç durumu, Glasgow Koma Skalası (GKS), solunum desteği ihtiyacı gibi], tıbbi özgeçmişleri ve acil servis takiplerindeki solunum desteği durumları kaydedildi. ACEF, DECAF-L ve Ottawa KOAH Risk Skalası skorları başvuru anında hesaplandı. Başvuru anında böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, serum elektrolit düzeyleri ve enfeksiyon belirteçlerine yönelik laboratuvar ölçümleri yapıldı. Hastalar yatış sonrası mortalite açısından 10 gün boyunca takip edildi. Bulgular: Çalışma sonucunda, risk skorlama sistemlerinden DECAF-L (AUC: 0,857) ve OKRS (AUC: 0,877) mortaliteyi öngörmede oldukça iyi bir performansa sahipken ACEF skorunun (AUC: 0,772) öngörü gücünün orta düzeyde olduğu saptandı. Lojistik regresyon analizinde, Glasgow Koma Skoru (GKS) ve platelet değerlerinin artmasının mortaliteyi azalttığı ve kan üre azotu ve LDH değerlerinin artmasının ise ölüm olasılığını anlamlı şekilde artırdığı görüldü. Ek olarak, hastane içi ölümlerin en sık nedenlerinin pnömosepsis (%33.3) ve Tip 1 solunum yetmezliği (%28,57) olduğu belirlendi. Sonuç: DECAF-L ve OKRS gibi standardize edilmiş risk skorlama sistemleri, hastaların mortalite riskini hızlı ve etkili bir şekilde değerlendirmede değerli araçlardır. Elde edilen bulgular, KOAH tanılı hastalarda mortalite riskinin erken tanınması ve uygun klinik müdahalelerin planlanması için önemli bilgiler sunmaktadır.Specialist Thesis Acil Serviste Akut Apandisit Tanısında Kullanılan Tzanakis, RIPASA ve Alvarado Skorlama Sistemlerini Cerrahi Sonuçlarla Karşılaştırarak Hangi Skorlama Sisteminin Daha Doğru, Güvenilir ve Kullanışlı Olduğunu Belirlemeye Yönelik Diagnostik Etkinlik Çalışması(2025) Koç, Özkan; Öncü, Mehmet ReşitGiriş ve Amaç: Akut apandisit (AA), acil cerrahi gerektiren en yaygın abdominal patolojilerden biridir. Tanı koymada gecikme, perforasyon ve morbidite riskini artırırken; erken tanı konulması negatif apendektomi oranlarını azaltabilir. Bu doğrultuda çeşitli klinik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmada amaç, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi'ne başvuran ve akut apandisit ön tanısı alan hastalarda, Tzanakis, RIPASA ve Alvarado skorlama sistemlerinin tanısal başarılarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, prospektif, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir nitelikte olup, 16.09.2024–16.04.2025 tarihleri arasında AA tanısıyla acil servise başvuran 56 hastanın verileri üzerinden yürütülmüştür. Tüm hastaların demografik bilgileri, klinik belirtileri, laboratuvar değerleri, görüntüleme sonuçları ve patoloji raporları değerlendirilmiştir. Hastalara ait istatistiki bilgiler sunulmuş; Tzanakis, RIPASA ve Alvarado skorları her hasta için ayrı ayrı hesaplanmış ve her sistemin patoloji sonuçlarıyla uyumu analiz edilmiştir. Analizler için MS Excel ve SPSS programları kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların tamamının patoloji sonucu AA ile uyumludur. Tzanakis için AA tanı skoru sınırı 8 ve üzeri, RIPASA için 7.5 ve üzeri, Alvarado için 7 ve üzeri olarak ele alınmıştır. Tzanakis için minimum skor 4, maksimum skor 15 ve ortalama skor 10.6 olarak hesaplanmıştır. RIPASA için minimum 5, maksimum 15 ve ortalama skor 10.5'tir. Alvarado skoru ise minimum 2, maksimum 10 ve ortalama 7'dir. Algoritmaların tanısal başarısına bakıldığında Tzanakis %76.79 (N=43), RIPASA %91.07 (N=51) ve Alvarado %67.86 (N=38) başarıya sahiptir. Buna göre en yüksek başarı oranı RIPASA'ya aitken en düşük başarı oranı ise Alvarado'ya aittir. Sonuç: En yüksek tanısal başarı RIPASA skorlama sistemi ile elde edilmiştir (%91,07), bunu sırasıyla Tzanakis (%76,79) ve Alvarado (%67,86) takip etmiştir. Tüm algoritmaların aynı anda AA tanısı koyduğu hastalarda sağ alt kadran ağrısı, hassasiyet ve rebound bulgularının %100 oranında mevcut olduğu gözlenmiştir. Bu da bu bulguların tanısal değeri yüksek çekirdek semptomlar olduğunu göstermektedir. Aynı anda üç algoritmanın da 'AA değil' olarak değerlendirdiği sadece bir vaka bulunmuştur. Bu durum skorlama sistemlerinin genelde benzer tanısal yaklaşım sergilediğini desteklemektedir. Skorlama sistemlerine ait kullanılabilirliğe dair görüşler ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur.Specialist Thesis Activity of Interferon Alfa 2b+ Lamivudine Combination Therapy in Chronic Hepatitis B Patients(2008) Kırıkçı, Aziz Dursun; Akdeniz, HayrettinKırıkçı A.D, Kronik hepatit B hastalarında interferon alfa 2b+ lamivudin kombinasyon tedavisinin etkinliği, Y.Y.Ü. Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve KlinikMikrobiyoloji, Uzmanlık Tezi, VAN, 2008Bu çalışmada, kronik hepatit B infeksiyonu tedavisinde, interferon alfa-2b ile nukleozid/nükleotid analoğu olan lamivudin kombinasyon tedavisinin etkinliği retrospektif olarak araştırılmıştır.Çalışma grubu serolojik ve histolojik olarak kronik hepatit B infeksiyonu tanısı konulan 7'si kadın 17'si erkek 24 hastadan oluşmaktaydı. Hastaların 13'ü HBeAg pozitif, 11'i anti-HBe pozitif kronik hepatit B hastasıydı.Hastalara 6 ay, haftada 3 kez 10 milyon ünite interferon alfa 2b ve oniki ay 100 mg/gün lamivudin verilmişti.Tedavi sonunda HBe Ag pozitif hastaların 5'inde serokonversiyon gelişirken, 1 hastada HBsAg/anti-HBs serokonversiyonu oluştu. Tedavi sonunda tüm hastaların ALT düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı düzeylerde normalizasyon saptanmıştır. Anti HBe pozitif hastalarda tedavi sonrası HBV-DNA negatifleşmesini % 54,5, ALT normalizasyonunu ise % 72.7 olarak tespit ettik.Tedavi süresince hiçbir hastada tedaviyi yarıda bıraktıracak ya da doz azaltımı gerektirecek düzeyde yan etki oluşmadı. Bu yönüyle kombinasyon tedavisinin güvenli ve tolere edilebilen bir tedavi şekli olduğu sonucuna varılmıştır.Sonuç olarak uyguladığımız interferon alfa-2b ile lamivudin kombinasyon tedavisinin güvenli ve tolere edilebilir olduğu, ancak etkinlik açısından yeterli olmadığı görülmektedir. Bu nedenle interferonun başka nükleozid/nukleotid analogları ile yapılacak kombinasyon tedavileri araştırılmalıdır.Specialist Thesis Acute Hepatitis Due To Brucellosis: 13 Years of Experience(2020) Arslan, Yusuf; Baran, Ali İrfanBruselloz neredeyse her organ sistemini tutabilen zoonotik bir enfeksiyondur. Karaciğer (KC) tutulan organların başında gelmektedir. KC tutulumu genellikle hafif derecede aminotransferaz yükseklikleri ile kendini göstermekledir. KC fonksiyonu ise sıklıkla normaldir ve klinik hepatit gelişimi nadirdir. Bu çalışma ile 13 yıl boyunca yatırılarak takip edilen bruselloza bağlı akut hepatit kliniği olan olgular değerlendirmiş, kliniğimizin takip ve tedavi deneyimi sunulmuştur. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve yaşı 18'den büyük bruselloz hepatit tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada 61'i erkek, 42'si erkek olmak üzere 103 erişkin hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bruselloz tanısı için klinik şüphe varlığında; bruselloz standart tüp agglütinasyon (STA) titresinin 1/160 ve üzerinde olması ve/veya kan ve doku kültürlerinde Brucella spp. üremesi ve/veya bruselloz polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testinin pozitif olması kriterlerinden en az birinin olması baz alındı. Hepatit varlığı için aminotransferazların normal üst sınırının (NÜS) ≥ 5 katı olması ve/veya total bilirubin seviyesinin ≥2 mg/dl olması ve/veya lokal hepatik lezyonun gösterilmiş olarak kabul edildi. Hepatik tutulum tipi laboratuvar ve radyolojik bulgularına göre yapıldı. Laboratuvara göre ayırımda klinik hepatit için alanin aminotransferaz (ALT) ve/veya aspartat aminotransferaz (AST) ≥ 5 kat NÜS olması, kolestaz (kolestatik hepatit) için alkalen fosfataz (ALP) ≥ 3 kat NÜS ve/veya gama glutamil transferaz (GGT)≥1,5 kat NÜS ve/veya total bilirubin≥2 mg/dl olması baz alındı. Radyolojik ayırımda ultrasonografi (USG) bulgularına göre; granülomatöz hepatit: USG ile KC'de granülomatöz lezyonları bulunması ve diffüz hepatit: USG'de granülomatöz lezyonun bulunmaması şeklinde belirlendi. Bulgular: Biyokimyasal laboratuvar düzeylerine göre olguların %35,9'unda klinik hepatit, %17,5'inde kolestatik hepatit ve %46,6'sında bu iki durumun birlikteliği vardı. Radyolojik değerlendirmede tüm olguların %88,3'üne USG yapılmış olup bunların %5,5'inde granülomatöz hepatit saptandı. Olguların 91'ine (%88,3) batın USG yapılmış olup 24'ünde (%26,4) USG'de herhangi bir bulgu yoktu. 46 olguda (%50,5) hepatosplenomegali (HSM), 15 olguda (%16,5) hepatomegali (HM), 5 olguda (%5,5) ise splenomegali (SM) saptandı. Olguların %83,5'i akut, %14,6'sı subakut ve %1,9'u kronik bruselloza sahipti. Olguların en sık yakınmaları ateş (%85,4), terleme (%84,5), halsizlik (%84,5), iştahsızlık (%79,6) ve kas eklem ağrıları (%72,8) idi. Hemogram incelemelerinde olguların 10'unda (%9,7) lökositoz, 47'sinde (%45,6) lökopeni, 57'sinde (%55,3) anemi, 55'inde (%53,4) trombositopeni ve 35'inde (%34,0) pansitopeni görüldü. En sık kullanılan tedavi rejimi bir aminoglikozidin (AG) doksisiklin (DOX) ve rifampisin (RIF) ile üçlü kombinasyonuydu. Sonuç: Çalışmamız hepatit varlığında dahi tedavi ile klinik yanıtın ve laboratuvarda düzelmenin yüksek oranlarda olduğu gösterildi. Çalışmamızda hastaneye yatış süresine etki eden bir parametre saptanmadı fakat ALT, AST ve total bilirubin değerlerinde düzelmenin kan kültüründe pozitifliğinde, sekonder organ tutulumu varlığında ve ALT/AST>1 olması durumunda daha geç olduğu gözlendi. Verdiğimiz tedavi rejimlerin bu süre üzerine bir etkisi bulunmadı. Literatürde tedavide AG'li rejimlerin seçilmesi durumunda daha hızlı düzelme sağladığını bildiren retrospektif çalışmalar olsa da daha büyük hasta gruplarında yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Specialist Thesis Adenosine Deaminase, Catalase and Carbonic Anhydrase Enzyme Activities in Patients With Kidney Cancer(2013) Kaya, Tacettin Yekta; Pirinççi, NecipAmaç: Böbrek kanserli hastalarda adenozin deaminaz, katalaz ve karbonik anhidraz enzimlerinin serumdan analizi ile böbrek tümörlerinin tanısında belirteç olabileceği ve böbrek tümörlerinin erken tanısında yol gösterebileceğine dikkatleri çekmek. Yöntem ve Gereç: Bu çalışmada renal hücreli karsinom (RHK) nedeniyle 2012 ve 2013 tarihlerinde kliniğimizde cerrahi girişim yapılan 33 hastanın ve başka herhangi bir hastalığı olmayan kontrol grubundan 31 kişiden alınan kan örneklerinin serumu ayrıştırılıp -20 derecede saklanmıştır. Takiben bu serum örneklerinden; adenozin deaminaz Giusti spektrofotometrik yöntemiyle, katalaz H2O2 substratı kullanılarak, karbonik anhidraz ise C02 hidrasyonu ile tespit edilmiş ve verileri incelenmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda eritrosit katalaz aktivite düzeyleri ortalama 25,4881 U / L (n:31) olarak bulunurken, kanserli hastalarda eritrosit katalaz aktivite düzeyleri ortalama 11,4701 U / L (n:33) olarak saptanmıştır. Kanserli hastalarda eritrosit katalaz aktivite düzeyleri kontrollere oranla düşük çıkarak çalışmamızda aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi (p <0.001). Yine Kontrol grubunda eritrosit ADA(adenozin deaminaz) düzeyleri 7,165 U / L (n:31) olarak bulunurken, kanserli hastalarda eritrosit ADA düzeyleri 25,455 U / L (n:33) olarak saptanmıştır. Kanserli hastalarda eritrosit ADA düzeyleri kontrollere oranla yüksek çıkarak çalışmamızda aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi (p <0.001). Yine Kontrol grubunda eritrosit KAH(karbonik anhidraz) düzeyleri 0,1625 U / L (n:31) olarak bulunurken, kanserli hastalarda eritrosit KAH düzeyleri 0,8368 U / L (n:33) olarak saptanmıştır. Kanserli hastalarda eritrosit KAH düzeyleri kontrollere oranla yüksek çıkarak çalışmamızda aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi ( p <0.001) Sonuç: Çalıştığımız paremetrelerin BHK erken tanısında yol gösterici ve yardımcı testler olması yanında hastaların operasyon öncesi ve sonrası tedavilerinin planlanmasında ve takip protokolünün oluşturulmasında çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.Specialist Thesis Adrenomedullin and Calcitonin Gene-Related Peptide Levels in Preeclamptic and Normal Pregnants and the Relationship Between Doppler Parameters and Severity of the Disease With These Levels(2011) Erol, Şerafettin; Adalı, ErtanPreeklampsi, kural olarak 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, daha çok primigravid gebelerde izlenen, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülen, maternal-fetal mortalite ve morbiditenin en önde gelen nedenlerinden olan bir multisistem hastalık olup patogenezi net bilinmemektedir. Hastalığın gebeliğin hangi evresinde başladığı ve gidişi feto-maternal morbidite ile yakından ilişkilidir. Hastalık sürecini başlatan ve dolayısıyla patolojiyi ortadan kaldıracak ya da bozulmuş olan dengeyi yerine koyacak uygun tedavi bilinmediğinden geçmiş tecrübelere dayanarak antikonvulsif ve antihipertansif tedavi, anne ve bebek hayatının tehlikeye girdiği durumlarda ise doğum, hastalığın tanımlanmasından günümüze kadar uygulanan standart tedavi olmuştur. Tüm bu nedenlerle gebeliği preeklampsi ile komplike olacak gebeleri önceden tanıyabilmek için bazı belirteçler bulunmaya çalışılmış, günümüze kadar yapılmış olan birçok araştırmaya rağmen halen hastalığın gelişimini öngörebilecek yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip belirteçler tespit edilememiştir. Preeklampsi, patogenezi halen tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte, plasental mikrodolaşımdaki değişikliklerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Maternal spiral arterlerin yetersiz trofoblastik invazyonu, düşük dirençli uteroplasental dolaşım gelişiminde başarısızlık oluşturarak yetersiz plasentasyona neden olmaktadır. Ayrıca preeklampsinin patogenezinde ve klinik tablonun oluşumunda yaygın vazokonstrüksiyona bağlı olarak gelişen artmış sistemik vasküler direncin de rol oynadığı bilinmektedir. Oluşmuş olan bu sistemik vazokonstrüksiyona karşı direnen sistemik vazodilatörlerde mevcuttur. Adrenomedullin (ADM) ve Kalsitonin Gen İlişkili Peptid (CGRP) aynı aileden olan güçlü birer vazodilatatörlerdir. Bu iki maddenin dolaşımdaki seviyeleri preeklampsinin patogenezinde rol oynayabilir. Preeklampsi gelişen gebelerde çeşitli fetal olumsuzluklar ortaya çıkmaktadır. Bu olumsuzlukları belirlemenin yollarından biri de fetal doppler parametrelerinin incelenmesidir. Doppler bozuklukları, bazı maternal vazodilatatör seviyeleriyle ilşkileri olabilir.Bu çalışmadaki amacımız, hafif ve şiddetli preeklampsi ile komplike olmuş gebeler ve normal gebeler arasındaki bu maddelerin konsantrasyonlarını klinik bulgular ve perinatal sonuçlar eşliğinde karşılaştırmak ve preeklampsili hastalarda umbilikal arter patolojik Doppler bulguları ile bu maddelerin seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktırAnahtar kelimeler: Preeklampsi, Adrenomedullin, Kalsitonin Gen-ilişkili Peptid, DopplerSpecialist Thesis Adult Forearm Fractures Surgical Treatment Results(2014) Önder, Haci; Gökalp, Mehmet AtaAmaç: Cerrahi olarak tedavi ettiğimiz yetişkin önkol kırıklarının radyolojik ve klinik sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar ve yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine ocak 2009 ile ekim 2014 tarihleri arasında tedavi edilmiş ve en az 16 hafta takibi olan 60 hastanın 85 kırığı değerlendirildi. Hastaların 47'si erkek (%78,3), 13'ü kadın (%21,7). Yaşları 17 ile 68 (ortalama 36.3) arasında idi. Hastaların 39'unda sol, 21'inde sağ önkol kırığı mevcuttu. Etyolojiyi en sık 22 hasta (%36.8) ile trafik kazalarının oluşturduğu görüldü. Kırıklar AO/ASIF sınıflamasına göre en fazla Tip A basit kırıklardı. Kırıkların en fazla orta 1/3 te olduğu görüldü. Hastaların 44 tanesinin kırıkları kapalı (%73,3), 16 tanesinin kırıkları açık (%26,7) kırıktı. 85 kırığın 71'inde plak vida osteosentez, 13'ünde inramedüller çivi, 1'inde ekstensör fiksatör kullanıldı. Hastalar en az 4 ay en fazla 70 ay (ortalama 30.2 ay) takip edildi. Radius kırığı olan bir hastamızda ve izole ulna kırığı olan iki hastada kaynama olmadığı görüldü. Önkol çift kemik kırıklı bir hastanın ulnasında kırık hattı distal ve proksimalinde lizis görüldü. Hastaların son kontrol muayenelerinde Grace-Eversman değerlendirme kriterlerine göre; 29 hastada (%48,4) mükemmel, 19 hastada (%31,6) iyi, 4 hastada (%6,6) kabul edilebilir ve 8 hastada (13,4) kötü sonuç elde edildi. Son kontrollerinde uygulanan DASH-T anketi değerlendirme ortalaması 8.2 (0,0-56) olarak değerlendirildi. Sonuç: Önkol kırıklarının cerrahi olarak tedavi edilmeli, fonksiyonel olarak iyi sonuç elde etmek için tam anatomik redüksiyon sağlanmalı, kemik uzunluğu korunmalıdır. Plak vida osteosentezin cerrahi tedavide en çok kullanılan ve hala altın standart tedavi yöntem olduğu fakat intramedüller çivilerin doğru uygulanması halinde plak vida osteosenteze iyi bir anternatif hatta bazı konularda üstün olduğu kanısına vardık. Anahtar sözcükler: Önkol kırıkları, radius, ulna, klinik ve radyolojik sonuçlar.Specialist Thesis Affecting Factors and Malnutrition Prevelance of 0-5 Year-Old Group Children in Van(2010) Sönmez, Bülent; Cesur, YaşarBu çalışmada, Van il merkezinde 0-5 yaş grubu çocuklarda malnütrisyon prevalansının belirlenmesi ve malnütrisyonun bazı değişkenlerle olan ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Kesitsel nitelikte olan bu çalışmaya 0-5 yaş grubundan 702 çocuk alındı. Çocuklar, ailelerin beyanına göre; düşük, orta ve yüksek sosyo-ekonomik düzey olmak üzere üç gruba ayrıldı. Düşük, orta ve yüksek sosyo-ekonomik düzeye göre gruplardaki sayılar sırasıyla 152, 329 ve 222 idi.Gomez sınıflaması kullanılarak yapılan değerlendirmede; 702 çocuğun %26.2'sinin hafif, %7.1'inin orta ve % 1.2'sinin ağır derecede malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Z skoru kullanılarak -2SD ve altında kalan değerler ölçüt alınarak bakıldığında boya göre ağırlık (zayıf), yaşa göre ağırlık (düşük kiloluk) ve yaş göre boy (bodurluk) oranları; sırasıyla %16.2, % 19.7 ve %17.7 idi. Bu oran; Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008 verilerine göre bölgesel oranlarla örtüşürken, Türkiye geneline göre yüksekti. Bu durum, Van'ın son yıllarda çok göç almasına, düşük sosyoekonomik koşullara, anne ve/veya babanın eğitim seviyesinin düşüklüğüne ve coğrafik şartlara bağlanabilir.Gebelikler arasındaki süre, prematür doğum, ilk 4 ay içerisinde formül mama veya inek sütü başlama, anne sütünü 4 aydan az alma, ek besinlere erken başlama, gebelik sayısının fazla olması, düzenli multivitamin ve D vitamini almama, kronik hastalığa sahip olma, sosyo-ekonomik durumun düşük olması, anne-baba akrabalığı olması, babanın eğitim seviyesinin düşük olması ve babanın işsiz olması değişkenlerinin malnütrisyon gelişimi ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu tespit edildi.Malnütriyon gelişimi ile kardeş sayısı, ailenin kaçıncı çocuğu olduğu, ölen ve/veya düşük kardeş öyküsü, evde yaşayan kişi sayısının çokluğu (iki ve daha fazla ailenin beraber yaşaması), bağışıklanma, sağlık çalışanlarının ziyaret sayısı, annenin yaşı, eğitim durumu ve mesleği, annenin sigara kullanımı, annenin alkol ve madde bağımlılığı, ailenin sosyal güvencesinin olması ile babanın yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı.Bir çocuğun büyümesinin normal olması, onun sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Çocukların büyümesinin izlenmesinde ve beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümler önemli yer tutmaktadır.Bu çalışma ile, ilimizin de içinde bulunduğu düşük sosyo-ekonomik göstergelere sahip bölgelerde malnütrisyonun önlenmesinde anne sütü alımının, aile planlamasının ve büyümenin düzenli takibinin önemi saptandı.Specialist Thesis Aktif Tüberkülozlu Hastalarda Tedavi Öncesi ve Tedavi Süresince IFN-Gamma ve IL-2 Düzeylerinin Araştırılması(2000) Güdücüoğlu, Hüseyin; Berktaş, Mustafa2. ÖZET Bu çalışma aktif tüberkülozlu hastalarda, hastaların klinik seyri sırasında hücresel immunite göstergeleri olan sitokinlerin nasıl bir değişim gösterdiğini incelemek amacıyla planlanmıştır. Bu nedenle 18 aktif tüberküloz hastasından, tedavinin başında ve iki aylık süre sonunda, kan örnekleri alınarak, ELISA yöntemiyle serumlarında IL-2 ve IFN-y seviyelerine bakılmıştır. Yapılan araştırma sonucunda; hastalardan tedavi öncesi alınan ilk serum örneklerinde IL-2'nin 15-980 pg/ml, ikinci serum örneklerinde ise 15-490 pg/ml arasında olduğu, IFN-y için ilk serumlarda 15-22,2 pg/ml, ikinci serumlarda ise 15-28.5 pg/ml arasında olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlara göre, iki sitokinden IFN-y' nın tedavi öncesi ve iki aylık tedavi sonrası ölçülen değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p> 0.05), IL-2 değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p< 0.01). Aktif tüberkülozlu hastalarda IL-2 seviyelerinde tedavinin ikinci ayında alınan değerlerin, tedavi öncesi değerlere göre bariz olarak azaldığı; fakat IFN-y seviyesinde, tedavi öncesi ve iki aylık tedavi sonrasında anlamlı bir değişikliğin olmadığı sonucuna varılmıştır.Specialist Thesis Akyol F. Evaluation of Maternal Kidneys With 'acoustic Radiation Force Impulse Exitation (arfi)' Ultrasound Elastography in Hypertensive Disease of Pregnancy(2021) Akyol, Filiz; Gül, AbdulazizObjective: To determine the diagnostic efficiency of ultrasound elastography in preeclampsia by comparing renal cortical elasticity between pregnant women diagnosed with severe preeclampsia and the control group. Materials and Methods: 80 pregnant women who applied to Van Yüzüncü Yıl University Medical Faculty Gynecology and Obstetrics Clinic in 2020 were included in the study as two separate groups. 40 healthy pregnant women between the ages of 22-38 and without systemic pathology at 28-40 weeks of gestation were determined as control group(Group A) whereas 40 pregnant women who met the criteria for preeclampsia with severe features according to ACOG criteria were determined as the study group (Group B). The tests for Complete Blood Count, AST, ALT, Albumin, Total Protein, LDH, GGT, Total Biluribin, Direct Bilirubin, Urea, Creatine, uric acid TSH, CRP, Na, K, Cl, Ca, Mg, Protein-spot protein in 24-hour urine and creatinine-spot creatinine in 24-hour urine from all pregnant women who meet the study criteria are studied. Each group member participating in the study also underwent OGTT 75-gram screening, indirect ophthalmoscopy technique and peripheral blood smear evaluation as well as routine abdominal ultrasonography evaluation. As an ultrasound elastographic evaluation, 3 different real-time shear wave elastography (SWE) values were measured from both renal cortex at the upper, middle and lower levels, and the average of these 3 values was accepted as the final SWE value. The groups participating in the study were compared in terms of age, body mass index, gestational week, nulliparity, laboratory test results, renal cortex SWE elastography values. Results: The renal cortex mean SWE were found in control and study groups as 2.380 ±0.43 m/sn and 2.935 ±0.55 m/sn respectively. A statistically significant difference was found between the two groups (p<0.005). The SBP, DBP, OAP, protein in 24 hour urine, protein in spot urine, uric acid, LDH, GFR, creatinine in 24 hour urine, creatinine in spot urine were measured in gruop A and Group B, respectively as follows: 110.75±8.28mmHg –175.87±12.75 mmHg, 69.00±7.77 mmHg –110.87±6.39 mmHg, 82.79±7.75 mmHg –131.92 ±10.4 mmHg, 173.20±53.5 mg/day – 2666.60 ±311.98 mg/day, 11.32±4.73 mg/dl –157.00 ±233.30 mg/dl, 3.26±0.63 mg/dl – 6.61 ±1.07mg/dl, 192.6±22.66 U/L–303.7±12.62 U/L, 144.42 ±9.65 ml/dk – 84.42±6.57 ml/dk, 1167.54±105.10 mg/day –837.27±157.66 mg/day, 75.41 ±21.85 mg/dl –42.43±15.9 mg/dl. . A statistically significant difference was found between the groups (p<0.001 –p<0.03) Conclusion: Our study shows that maternal renal cortical stiffness is increased in preeclamptic pregnants with severe symptoms. In this context, our findings shows that ultrasound elastography is a reliable and clinically applicable diagnostic method that can be used in the diagnosis of severe preeclampsia.Specialist Thesis Alopesi Areata Tanılı Hastalarda İntralezyonel Triamsinolon Asetonid Tedavisi ve Trombositten Zengin Plazma (PRP) Tedavisinin Değerlendirilmesi(2025) Ülker, Ramazan; Özdemir, İlknur YorğunGiriş ve Amaç: Alopesi areata (AA), genel nüfusun %2'si kadarını etkileyen, saç dökülmesine yol açan skar bırakmayan yaygın kronik bir otoimmün hastalıktır. Alopesi areata hastalığında çeşitli yerel ve sistemik tedaviler mevcuttur. Son zamanlarda Trombositten Zengin Plazma (PRP) işlemi tedavide daha çok kullanılmaya başlanmış. Çalışmamızda Alopesi areata hastalarında intralezyonel triamsinolon asetonid ve trombositten zengin plazma (PRP) tedavisinin etkinliğini değerlendirmek ve iki yöntemin etkililiğini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Materyal/Metod: Çalışmamıza 27.03.2024 ve 27.03.2025 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran yama tipi alopesi areata hastaları katıldı. Hastalarımızın yaş aralığı 18-65 yaş arasındadır ve daha önce alopesi areata tanısı için tedavi almamış hastalardır. Hastaları 2 gruba ayırdık. Birinci gruba 4 haftada bir olmak üzere 3 seans PRP tedavisi uygulandı. İkinci gruba ise 4 haftada bir 3 seans intralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi uygulandı. 2 grubun başlangıçta, 3.ayda ve 6.ayda saçlı derisi fotoğlanarak severity of alopecia tool (SALT, alopesi skor şiddeti) hesaplanarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve aile öyküsü tedaviye yanıt etkisi araştırılıp karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza alopesi areata tanılı 41'i (%68.33) erkek 19'u (31,66) kadın olmak üzere toplamda 60 hasta katıldı. Hastaların yaş ortalaması 27.97±7.36 yıl olarak hesaplandı. Hastalık süresi ortalaması 5±7.11 ay idi. PRP tedavisi alan hastaların başlangıç, 3.ay ve 6.ay SALT skoru ortalaması sırasıyla 6.03±0.89, 2.53±2.01 ve 0.93±1.72 idi. PRP tedavisi yapılan hastaların başlangıçta, 3.ayda ve 6.aydaki SALT skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi uygulanan hastaların başlangıç, 3.ay ve 6.ay SALT skoru ortalaması sırasıyla 6.07±0.78, 2.60±2.07 ve 1.27±2.03 idi. İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi alan hastaların başlangıçta, 3.ayda ve 6.aydaki SALT skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). 2 grup arasında başlangıç ile 3.ay (p=0.951) arasında, başlangıç ile 6.ay (p=0.576) arasında ve 3.ay ile 6.ay (p=0.568) SALT skoru değişimleri kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve aile öyküsü ile tedavi yanıtı arasında anlamlı bir fark saptanmadı. PRP tedavisi yapılan 30 hastanın 3.ay tedavi yanıtına bakıldığında 4 (%13.33) hastada yanıtsız, 7 (%23.33) hastada kısmi yanıt, 7 (%23.33) hastada iyi yanıt ve 12 (%40) hastada ise çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. 6.ayın sonunda tekrar değerlendirildiğinde 2 (%6.66) hastada yanıtsızlık, 2 (%6.66) hastada kısmi yanıt, 3 (%10) hastada iyi yanıt ve 23 (%76.66) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi alan 30 hastanın 3.ay tedavi yanıtı incelendiğinde 5 (%16.66) hastada yanıtsızlık, 8 (%26.66) hastada kısmi yanıt, 7 (%23.33) hastada iyi yanıt ve 10 (%33.33) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. 6.ayın sonunda tekrar değerlendirildiğinde 3 (%10) hastada yanıtsızlık, 3 (%10) hastada kısmi yanıt, 4 (%13.33) hastada iyi yanıt ve 20 (%66.66) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. PRP ve İntralezyonel triamsinolon asetonid işlemi sonrası hastalarda hafif ağrı, yanma, ekimoz ve hassasiyet gibi minör yan etkiler dışında görülen başka bir yan etki bildirilmedi. Hastaların genel tedavi ve takip süreleri 6 ay olarak belirlendi. Takiplerin sonunda tedaviye cevap veren 55 hastadan PRP tedavisi alan gruptan 1 hasta, İLKS tedavisi alan gruptan 2 hasta olmak üzere toplamda hastaların 3'ünde 6 ay sonra relaps gelişti. Sonuç: 2 grup arasında fark bulunmadı. Her ne kadar istatistik olarak anlamlı bir fark bulunmamış olsa da, PRP grubundaki hastaların SALT skorundaki azalmanın, İntralezyonel triamsinolon asetonid grubundanki hastalardan daha hızlı veya yüksek olma eğiliminde olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Alopesi areata, Trombositten Zengin Plazma, İntralezyonel triamsinolon asetonidSpecialist Thesis Alterations in Cerebral Oxygen Saturation in Patients Undergoing Thyroidectomy in Supine and Semi-Sitting Positions and Comparison of Their Effects on Postoperative Nausea and Vomiting.(2009) Güneş, Hacı Yusuf; Göktaş, UğurBu çalışmada tiroidektomi uygulanan hastalarda serebral oksijenasyonu monitorize ederek, supin ve yarı oturur pozisyonun serebral oksijenasyona etkileri ve serebral oksijen satürasyondaki değişikliklerle postoperatif bulantı kusma arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya 27-60 yaş arasında, ASA fiziksel statüsü I-II olan 40 hasta (7 erkek, 33 kadın) alındı ve hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldılar. Tüm hastalara standart olarak anestezi indüksiyonu fentanil, tiyopental ve vekuronyum ile sağlandıktan sonra, hastalar endotrakeal tüple entübe edildiler ve idamede ise desfluran ve nitrözoksit/oksijen karışımı kullanıldı.Her iki gruptaki hastalarda serebral oksijen monitorizasyonu Invos SOMANETICS Cerebral Oximeter ile yapıldıktan sonra, birinci gruptaki hastalara 45º'lik yarı oturur pozisyon, ikinci gruptaki hastalara ise supin pozisyon verildi. Her iki grupta da boyun hafif ekstansiyonda olacak şekilde pozisyon verildi.Her iki grupta indüksiyon öncesi ve sonrası ile operasyonun bitimine kadar 5 dakika aralıklarla ve ani değişiklikler olduğunda tüm hemodinamik ölçümlerle beraber sürekli serebral oksijen satürasyonu ölçümü yapılarak veriler kaydedildi. İndüksiyon öncesi ölçülen değerler baseline değer değerleri olarak kabul edildi. Operasyonun bitiminden sonraki 2 saat süresince de hastalar postoperatif bulantı kusma bakımından takip edildiler.Her iki grup SpO2, etCO2, sol ve sağ rSO2 değerleri açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. KAH da grup 1 de 5, 40 ve 80. dk. larda anlamlı derecede artış saptandı. SKB grup 1 de 40. dk anlamlı derecede yüksek bulundu. DKB karşılaştırıldığında grup 1 de indüksiyon sonrası 1, 5, 25, 40, 45, 50, 60, 65 ve 80. dk da anlamlı derecede yüksek bulundu. OKB grup 1 de 25, 40, 50, 60 ve 65. dk da anlamlı derecede yüksek bulundu.Hemodinamik açıdan gruplar karşılaştırıldığında, sistolik, diastolik ve ortalama kan basıncı değerleriyle beraber kalp hızının preoperatif değerlere göre grup 2'de grup 1'e göre daha fazla düştüğü, ancak bu azalmaların preoperatif değerlerin %20'si dışına çıkmadığı gözlendi. Periferik oksijen satürasyonu ve end-tidal karbondioksit değerlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Serebral oksijen satürasyonu değerleri indüksiyon öncesi değerlerine göre grup 1'de 1, 5 ve 10. dakikalarda artarken, 95. dakikada düştü. Grup 2'de ise serebral oksijen satürasyonu 1 ve 5. dakikalarda artarken, 35-40.dakikalarda azaldı. Ancak her iki grupta da rSO2 değerlerinde, baseline rSO2 değerlerin %20'sinden fazla bir düşüş gözlenmedi. Postoperatif bulantı-kusma açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Bu sonuçlara göre, tiroidektomi uygulanan hastalarda hem supin hem de yarı oturur pozisyonda serebral oksijen satürasyonu bakımından belirgin bir farklılık bulunmamaktadır. Oturur pozisyonda uygulanan tiroidektomilerde ortalama kan basıncının supin pozisyona göre daha stabil seyretmesine rağmen hemodinamik açıdan her iki pozisyon da iyi tolere edilmektedir. Serebral oksijen satürasyonu ile POBK arasında bir korelasyon bulunmadığını saptadık.Sonuç olarak verilen cerrahi pozisyonların yarattığı kardiyovasküler değişikliklerin, serebral otoregülasyon sınırları içerisinde kaldığı, rSO2 deki değişimlerin kişiye özel olmakla beraber hemodinamik değişikliklerle de paralellik gösterdiği, postoperatif bulantı-kusmanın serebral oksijen satürasyonu ile ilişkisinin olmadığı kanaatine varıldı. Bu konuda daha fazla olgu üzerinde ileri çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.Specialist Thesis An Etiological, Clinical and Radiological Evaluation and Prognosis of Cerebral Venous Thrombosis(2012) Yılgör, Abdullah; Tombul, TemelAmaç: Bu çalışmanın amacı bölgemizde görülen SVT olgularının Beyin MR ve Venöz MR Anjiografi tetkikleri kullanılarak etyoloji, risk faktörleri ve prognozlarını belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya 2008-2011 yılları arasında Venöz MR anjiografi incelemesinde SVT tanısı alan ve en az 3 ay sonra kontrol MR Anjiografi tetkiki olan 50 hasta dahil edilerek yapılmıştır. Hastalar yaş, cinsiyet, klinik prezentasyon, risk faktörleri, klinik belirtiler, beyin MR, venöz MR anjiografi olarak gruplara ayrılarak kategorik değişkenler için sayı ve yüzde ifadeleri kullanılmıştır. Risk faktörlerinden en fazla oranda saptananlar risk grubu olarak alınmış ve beyin MR ve takip venöz MR Anjiografide rekanalize olanlar ve almayanlar arasındaki ilişkiyi belirlemede Fisher'in kesin olasılık testi yapılmıştır.Bulgular: Olguların en sık görülen risk faktörleri olarak hematolojik faktörler (% 41.5) ve gebelik (% 17.1), puerperyum (% 9.8) saptanmıştır. SVT'nin bayanlarda sık olduğu (% 86), en sık trombofiliye yol açan hematolojik nedenler, gebelik ve puerperyum olarak bulunmuştur. Hastalarda rekanalizasyonun en az 3 aylık oranı % 72.5 olarak saptandı. En sık görülen tıkanma transvers sinüs % 60 ve ikinci sıklıkta birden fazla sinüs tutulumu ( %26) idi. Klinik başvuru semptomu olarak baş ağrısı (% 68), daha sonra ise fokal nörolojik defisite (% 30) yol açan akut inme tablosu görüldü. Ex olan 2 olgu dışında diğer olgularımızın prognozu iyi seyretmiştir. Risk grupları ile beyin MR (p=0.42) ve takip MR Anjiografi arasında anlamlı fark bulunamamıştır.Sonuç: SVT tanısında ve takibinde MR venografinin en iyi yöntem olduğu; erken tanı ve uygun tedavi ile rekanalizasyon oranının oldukça yüksek ve prognozun iyi olacağı kanısına varılmıştır. SVT etyolojisinde trombofilik bozuklukların yanısıra gebelik ve puerperyum en sık görülen risk faktörleri olarak dikkate alınmalıdır.Specialist Thesis An Investigation of Correlation Between Diameter and Pressure of Pulmonary Artery in Pulmonary Hipertension Cases Due To Biomass Smoke(2008) Sertoğullarından, Bünyamin; Özbay, BülentAmaç: Biomass dumanı maruziyetine bağlı pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) bölgemizde yaygındır. Bu olgularda bilgisayarlı toraks tomografisi (BTT)' nde ölçülen ana pulmoner arter çapı (APAÇ) ile ekokardiografide ölçülen pulmoner arter basıncı (PAB) arasındaki ilişkiyi araştırdıkGereç ve Yöntem:Biomass maruziyeti olan 109 bayan olgu ile çalışıldı. Olgular tanılarına göre sınıflandırıldı (KOAH, emboli, idiopatik PAH benzeri grup (İPAHBG) ve asemptomatik). Normal PAB'na sahip 10 olguluk kontrol grubu oluşturuldu. Olguların yaş, biomass maruziyet süresi (yıl) ve biomass maruziyet yoğunluğu (saat/yıl), ekokardiyografik tahmini sistolik PAB, toraks BT APAÇ ve hastalık tanıları kaydedildi. PAB ile APAÇ arasındaki ilişki Pearson korelasyon testi ile incelendi. ve BT ölçüleri çalışma grubu ile karşılaştırıldı. Bulgular: APAÇ kontrol ve çalışma grubunda 26.9 ± 5.1 mm ve 37.1 ± 6.4 mm ölçüldü, (p<0.001). PAB kontrol ve çalışma grubunda 22.7 ± 2.4 mm ve 57,3 ± 22 mm ölçüldü, (p<0.001). PAB ile APAÇ arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r = 0.634 p< 0.01).Sonuç:Sonuç olarak çalışmamız biomass maruziyeti olan olgularda BTT' de ölçülen ana pulmoner arter çapı genişliği 29 mm ve üzerinde olan olgularda pulmoner hipertansiyon düşünülmesi gerektiğini göstermiştir.Specialist Thesis An Investigation of the Effects of Prenatally Applied Diclofenac Sodium on the Prostate Stroma?parenchyma Ratio in Rats: a Stereological Study(2010) Kara, Mikail; Rağbetli, Murat ÇetinGebelikte, diklofenak sodyum gebeliğin ve doğumun uzamasına ve özellikle plasentabariyerinden geçtiği için fetüse etki etmektedir. Çalışmamızın amacı diklofenak sodyumuygulanmış gebe sıçanlardan elde edilen 20 haftalık erişkin erkek sıçanların prostatmorfometrisinde stroma-parankim oranındaki değişikliklerin stereolojik metotlarlaaraştırılmasıdır.Sıçanlar bir gece boyunca çiftleşmeye bırakıldı. Çiftleşmenin ertesi günü vaginal plakgözlenen dişi sıçanlar, gebeliğin sıfırıncı (0.) günü olarak kabul edildi. Hayvanlar normal ışıkve karanlık siklusu ile 21 ±2 °C normal diyetle takibe alındı. Denek ve kontrol grubunaenjeksiyon gebeliğin beşinci gününde başlandı, 15 gün süreyle uygulandı. Postnatal 28. günde(3?4 hafta arası) yavruların erkek ve dişileri ayrılarak farklı kafese alındı. Çalışmamızdadenek, sham ve kontrol gruplarında altışar adet erkek vistar albino cinsi toplam 18 adet sıçankullanılmıştır. Gruplar 20 haftalık olunca derin anestezi altında perfüzyona alınarak prostattek parça olarak çıkarıldı, rutin histolojik takip metotlarından sonra parafine gömüldü.Dokulardan belirli aralıklarla 5 mikron kalınlığında kesitler alındı. İlk kesit rastgele seçildi,her 195. kesit çifti alındı. Kesitler; hematoksilen-eozin (HE) ve Masson trikrom ile boyandı.Stereolojik metotlardan Cavalieri prensibinin modifiye metodu kullanıldı. Alınan kesitlerdestroma-parankim volüm oranı, bileşik alan ölçüm cetveliyle ölçüldü. Stereolojik incelemesonucu sham grubu ve kontrol grubunda asiner doku %55 bağ doku %45, denek grubunda iseasiner doku %60 bağ doku ise %40 bulundu.Sonuç olarak gebelikte uygulanan diklofenak sodyumun postnatal 20 haftalık denekve kontrol grubunda sıçan prostat stroma?parankim oranına etkisinin istatistiksel açıdananlamlı olmadığı (P>0.05) gözlendi.Anahtar Sözcükler: Asiner doku, bağ doku, diklofenak sodyum, gebelik, prostat,stereolojiSpecialist Thesis Analysis of Developmental Hip Dysplasia According To Graph in Ultrasonographic Imaging With Deep Learning Techniques(2023) Çelik, Ramazan; Gündüz, Ali Mahir; Yokuş, AdemAmaç: Bu çalışmada, Gelişimsel Kalça Displazisi tanısında kullanılan ultrasonografik Graf yöntemi verilerinin derin öğrenme teknikleri kullanılarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2018-Eylül 2021 tarihleri arasında kalça ultrasonografisi yapılan, normal ve kalça çıkığı saptanan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. 450 kadın ve 487 erkek olmak üzere toplam 947 hasta görüntüleri incelenmiştir. Graf yöntemine göre görüntü üzerinden işaretleme yapılmadan normal-çıkık kalça şeklinde 2 sınıf ve α açısına göre Graf yöntemi 4 sınıf şeklinde sınıflandırma yapılarak iki ayrı çalışma grubu oluşturuldu. Sınıflandırma yapılırken güncel derin öğrenme modellerinden EfficientNet modelinin 3 versiyonu kullanılmıştır. Bu modeller kullanılarak görüntülerden özellik çıkarımı gerçekleşmiş, çıkarılan derin özellikler makine öğrenmesi sınıflandırma algoritmaları yardımıyla sınıflandırılmıştır. Çıkarılan özellikler üzerinden en etkili özelliklerin çıkarılması için Temel Bileşenler Analizi kullanılarak özellik seçimi yapılmıştır. Bulgular: Derin öğrenme modelleri ile sınıflandırma aşamasında 1. grupta 2 sınıf için EfficientNetB1 modeli ile 0.9577 doğruluk değeri elde edilirken, 2. Grupta 4 sınıf için EfficientNetB0 modeli ile 0.8571 doğruluk değeri elde edilmiştir. Derin özellik çıkarımı yapıldıktan sonra sınıflandırıcılar ile elde edilen en yüksek doğruluk oranı 1. grupta EfficientNetB1 ile 0.99 iken, 2. grupta EfficientB0 ile 0.97 değeri elde edilmiştir. Sonuç: Gelişimsel Kalça Displazisi teşhisinde kullanılan Graf yöntemine göre ultrason bulgularınının derin öğrenme yöntemleriyle değerledirilmesi teşhis kolaylılığı sağlayarak radyoloji hekiminin iş yükünü önemli ölçüde azaltabilir.Specialist Thesis Analysis of Modic Degenerations Detected in Magnetic Resonance Imaging With Deep Learning Techniques(2022) Yüksek, Mehmet; Arslan, Harun; Yokuş, AdemBu çalışmamızda, manyetik rezonans görüntülemede(MRG) saptanan modic dejenerasyon bulgularının derin öğrenme teknikleri kulllanılarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2016-2021 yıllarında Lomber MRG tetkiki uygulanan, yaşları 19-86 arasında değişen 125'i kadın ve 182'si erkek toplam 307 hastada sagittal T1, sagittal ve aksiyel T2 ağırlıklı lomber MRG görüntüleri incelendi. Modic dejenerasyonlar(MD) sinyal değişikliklerine göre kategorize edilip işaretlendi. Çalışmamız sınıflandırma ve segmentasyon olmak üzere birbirinden bağımsız iki aşamadan oluşmaktadır. Kategorize edilen veriler ilk aşamada DenseNet-121, DenseNet-169, VGG-19 gibi ESA(evrişimli sinir ağı) mimarileri ile sınıflandırılmıştır. Daha sonraki aşamada ise işaretlenen resimler üzerinden resim işleme programlarıyla ESA mimarisi olan U-Net ile segmentasyon yapılarak maskeler çıkarılmıştır. Bulgular: Sınıflandırma aşamasında Modic-1, Modic-2, Modic-3 dejenerasyonlarda başarı oranı sırasıyla DenseNet-121'de %98, %96, %100 , DenseNet-169'da %100, %94, %100 , VGG-19'da %98, %92, %97 bulunmuştur. Segmentasyon aşamasında U-Net mimarisi ile başarı oranı %71 bulunmuştur. Sonuç: Bel ağrısı etiyolojisinde yer alan modic dejenerasyonların MRG bulgularının derin öğrenme mimarileriyle değerledirilmesi teşhis kolaylılığı sağlayarak radyoloji hekiminin iş yükünü önemli ölçüde azaltabilir.Specialist Thesis Analysis of Shunt Infections in Patients With Neural Tube Defect (meningomyelocele) and Hydrocephalus Who Underwent Ventriculoperiostoneal Shunting; 13 Years Experience of Our Clinic(2024) Aslan, Rabia; Yürektürk, EyyüpMeningomyelosel (MM) nöral tüp defektlerinin (NTD) en sık görülen tipidir. Kese tamiri sırasında veya sonrasında hidrosefali eşlik eden vakaların önemli bir kısmına şant takılması gerekmektedir. Şant enfeksiyonu uzun dönem prognozu etkileyen parametrelerden biridir ve hemen her zaman menenjit kliniği ile prezente olmaktadır. Çalışmamızda nöral tüp defekti (meningomyelosel) tanılı yenidoğan hastaları inceleyerek şant enfeksiyonu/menenjit olan hastaların risk faktörlerini, sebeplerini, hastalık yönetimini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde 01.01.2010 - 11.10.2023 tarihleri arasında doğan ve/veya hastanemize sevk ile gelen meningomyelosel tanılı yenidoğan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastane otomasyon sisteminden hastaların dermografik bilgileri, hastanede yatış süresi, operasyon günü, laboratuvar tahlillerinden; beyin omurilik sıvısının (BOS) glukoz ve protein değerleri, kültür ve kültür antibiyogramları tarandı. Beyin bilgisayarlı tomografi (BT), beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve transfontanel ultrasonografi (USG) raporları incelenerek hidrosefali ve eşlik eden ek anomaliler belirlendi. Ameliyat notlarından; flep ve şant uygulanıp uygulanmadığı, hasta epikrizlerinden ise meningomyelosel kese çapı ve yeri, kullanılan antibiyotikler, hastada olan diğer ek anomaliler, hastanın menenjit ve exitus olup olmadığı ile ilgili veriler taranmıştır. Bulgular: Meningomyelosel tanılı 430 hasta çalışmaya dahil edildi. Otuz dört hasta (%7.9) şant enfeksiyonu/menenjit olarak saptandı. Hastalarda kız cinsiyet oranı %52.8 idi. Şant enfeksiyonu/Menenjit olan hastalarda şant enfeksiyonu/menenjit olmayan hastalara göre anne yaşı anlamlı (p<0.05) olarak daha düşüktü. Hidrosefali oranı ve hastane süresi şant enfeksiyonu/menenjit olan hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Çalışmamızda en çok üreyen patojenler Klebsiella Pneumoniae ve Staphylococcus Haemolyticus idi. Tedavide en sık kullanılan antibiyotikler ise Vankomisin ve Meropenem'di. Vakalardan 15 hasta (%3.5) exitus oldu. Şant enfeksiyonu/menenjit olan grupta menenjit olmayan gruba göre mortalite anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Sonuç: Meningomyelosellerde şant enfeksiyonu/menenjit olan hastaların, şant enfeksiyonu/menenjit olmayan hastalara göre hastane yatış süresi ve exitus oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Flep kapama yapılan hastalarda ve/veya operasyon zamanı 72 saatten uzun olan hastalarda da hastane yatış süresi daha uzun olduğu saptandı. Ortalama anne yaşı şant enfeksiyonu/menenjit olan grupta anlamlı olarak daha düşük bulundu. En sık üreyen BOS kültür patojeni Klebsiella Pnemoniae'ydı. Hastaların mümkün olan en erken dönemde opere edilmesi, genç yaş gebeliklerin önlenmesi için gerekli planlamaların yapılması ve hastane kaynaklı enfeksiyonları azaltacak tedbirlerin alınması büyük önem taşımaktadır.
