Tıpta Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14720/13
Browse
Recent Submissions
specialization-in-medicine.listelement.badge Çeşitli Solüsyonlarda Kıkırdak Grefti Yaşam Sürelerinin Araştırılması(2025) Kara, Berat Deniz; Demir, Canser YılmazAmaç: Rekonstrüktif ve estetik cerrahide nazal ve kulak rekonstrüksiyon ameliyatlarında başta olmak üzere kıkırdak greftleri sıklıkla kullanılmaktadır. Donör alanlar ise sıklıklı nazal septum, kulak konkası, kostal kıkırdaklardır. Otolog, homolog olarak kullanılabilen kıkırdak greftleri; bazen çıplak olarak bazen surgicel, fibril, fasya ile sarılarak bazen de prp, hyalüronik asit ile harmanlanarak kullanılmaktadır. Literatüre baktığımızda ameliyatlarda sıklıkla kullanılan kıkırdak greftinin depolanması ve saklanması ile ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda kıkırdak greftlerinin çeşitli solüsyonlarda ve farklı zaman aralıklarında bekletilmesi ile kıkırdak greftinin canlılığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda biri kontrol grubu olmak üzere toplam 10 grup oluşturuldu. Tüm gruplarda 4 rat, toplam 40 rat vardı. Tüm ratların sağ kulaklarından 6 mm'lik punch biyopsi ile kıkırdak grefti alındı. İnce periost elevatörü ile soyulup perikondriyumsuz çıplak hale getirildi. Alınan kıkırdak greftleri kontrol grubunun sırt bölgesine subkutan olarak hemen yerleştirildi. 2a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 2b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 2c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 10 gün bekletilip 10.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. 3a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 3b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 3c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 20 gün bekletilip 20.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. 4a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 4b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 4c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 30 gün bekletilip 30.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. Rat sırtına yerleştirme işleminden sonra tüm kıkırdak greftleri rat sırtında 30 gün bekletildi. Deney sonunda ratlar sakrifiye edilip kıkırdak greftleri alındı ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Solüsyonlarda bekletilen kıkırdak greftleri ağırlık azalması, kıkırdak canlılığı, vaskülarizasyon, fibrozis, inflamasyon, greft rezorpsiyonu, kemik metaplazi, nekroz ve kalsifikasyon gibi kriterlere göre incelendi. Tüm solüsyonlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak ağırlık azalması görüldü. Kıkırdak canlılığı tüm solüsyonlara göre kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Kıkırdak canlılığı 10 gün bekletilen 2.solüsyonda ve 20 gün bekletilen 3.solüsyonda anlamlı olarak en yüksek çıkmıştır. Vaskülarizasyon değeri grup 3b olan 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda 20 gün bekletilen grupta en yüksek bulundu. Fibrozis değeri grup 4a olan %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda 30 gün bekletilen grupta en yüksek bulundu. İnflamasyon kriteri 30 gün bekletilen tüm solüsyon gruplarında en yüksek değerde bulundu. 20 gün bekletilen tüm solüsyon gruplarında kemik metaplazi görülmedi. Kemik metaplazi en yüksek değer grup 4a olan %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda 30 gün bekletilen grupta bulundu. Nekroz bulguları kontrol grubunda, grup 2a ve grup 2b'de hiç görülmezken; grup 3b ve grup 4a'da en yüksek değerde bulundu. Kalsifikasyon hiçbir kıkırdak greftinde görülmedi. Sonuç: 10 gün kıkırdak grefti saklanması gerektiğinde %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunun seçmemiz gerektiğinin daha doğru seçim olacağı görüldü. Kıkırdak greftinin 20 gün saklanması gerektiğinde %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunun seçmemizin daha doğru seçim olacağı görüldü. Kıkırdak greftinin 30 gün saklanması gerektiğinde ise 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonu veya %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunun seçilebileceği görüldü.specialization-in-medicine.listelement.badge Koroner BT Anjiyografi ile Ölçülen Koroner Arter Kalsiyum Skorunun Epikardiyal Yağlı Doku ve Perikoroner Yağlı Doku Kalınlığı ile İlişkisi(2025) Sanli, Yekbun; Durmaz, Fatma; Dündar, İlyasAmaç: Bu çalışmanın birincil amacı, koroner arter hastalığının (KAH) öngörücüsü olarak yaygın kullanılan koroner arter kalsiyum skoru (KAKS) ile, lokal düzeyde ateroskleroz progresyonunda ve plak stabilitesinde önemli rol oynayan epikardiyal yağlı doku (EYD) ile perikoroner yağlı doku (PKYD) kalınlığının ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin prognostik değerini vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 1032 bireyin koroner BT anjiyografi görüntüleri incelendi. PKYD ve EYD kalınlıkları ölçülerek KAKS ile ilişkileri korelasyon ve çok değişkenli regresyon analizleriyle değerlendirildi. Ayrıca yaş ve cinsiyetin etkisi analiz edildi. Bulgular: Hem PKYD hem de EYD kalınlıkları ile KAKS arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (PKYD: r=0,461; EYD: r=0,375; p<0,001). Çoklu regresyon analizinde PKYD, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak KAKS'nin güçlü ve bağımsız bir belirleyicisi olarak öne çıktı (p<0,001). EYD ise bağımsız prediktör olarak anlamlı bulunmadı. Erkeklerde kalsiyum skoru ve kalsifikasyon prevalansı kadınlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). PKYD kalınlığındaki her 1 mm artış, kalsifikasyon görülme riskini yaklaşık %44 artırdı. Sonuç: PKYD kalınlığı, KAKS ile anlamlı ve bağımsız ilişkiye sahip olup, subklinik aterosklerozun non-invaziv ve güvenilir bir biyobelirteci olarak kullanılabilir. EYD kalınlığı ile pozitif korelasyon bulunsa da, PKYD kadar güçlü bir bağımsız öngörücü değildir. Non-invaziv kardiyak BT görüntüleme ile ölçülen bu yağ dokusu parametreleri, KAH risk değerlendirmesine önemli katkılar sağlayabilir.specialization-in-medicine.listelement.badge Renal Transplantasyon Sonrası Üriner Sistem Enfeksiyonları Sıklığı Risk Faktörleri ve Komplikasyonları: Tek Merkez Deneyimi(2025) Güneş, Abdullah; Erdem, MehmetAmaç: Renal transplantasyon sonrası gelişen üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), greft sağkalımını ve hasta morbiditesini olumsuz etkileyen önemli komplikasyonlardandır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip edilen, böbrek nakli olmuş hastalarda ÜSE insidansını, risk faktörlerini, etken mikroorganizmaları ve greft sağkalımı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif olarak 1 Kasım 2023-31 Ekim 2024 tarihleri arasında hastanemize başvuran, böbrek nakli uygulanmış 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, primer böbrek hastalıkları, donör tipleri, eşlik eden komorbiditeler, immünsüpresif tedavi rejimleri ve ÜSE gelişimi analiz edildi. ÜSE varlığı, türleri ve etken mikroorganizmalar ile antibiyotik direnç profilleri değerlendirildi. Bulgular: 285 hastanın %8,4'ünde (n=24) ÜSE gelişti. ÜSE gelişimi açısından kadın cinsiyet anlamlı bir risk faktörüydü (p=0,001). Yaş, primer böbrek hastalığı, donör tipi, komorbid hastalık varlığı ve immünsüpresif rejimler ÜSE ile anlamlı ilişki göstermedi. ÜSE olgularının %83,3'ü alt üriner sistem enfeksiyonu olarak saptandı. En sık izole edilen patojenler Escherichia coli (%50), Klebsiella pneumoniae (%25) ve Enterococcus faecalis (%20,8) idi. Gram-negatif bakterilerde ESBL üretimi yaygındı. Takrolimus ve siklosporin düzeyleri ÜSE gelişen hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). ÜSE geçiren hastalarda serum kreatinin düzeylerinde erken dönemde anlamlı bozulma gözlenmedi. Rekürren ÜSE oranı %29,1 olarak tespit edilirken, rekürren ÜSE ile böbrek fonksiyonu arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Nakil öncesi ÜSE öyküsü olanlarda nakil sonrası ÜSE gelişme riski yaklaşık 2 kat artış gösterdi (OR: 2.16) ancak istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0.108). Üriner lökosit sayısı ÜSE tanısında yüksek tanısal performansa sahipti (AUC=0.984, p<0.001). Sonuç: Renal transplant hastalarında ÜSE gelişimi, özellikle kadın cinsiyet ve immünsüpresif ilaç düzeyleri ile ilişkilidir. Gram-negatif bakteriler en sık etken olup, ESBL pozitif izolatlar tedavi yaklaşımını zorlaştırmaktadır. Nakil öncesi ÜSE öyküsü ÜSE riskini artırabilir. ÜSE sonrası erken dönemde böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma görülmemekle birlikte, uzun dönem izlem önemlidir. Bu veriler transplant merkezlerinde enfeksiyon kontrol stratejilerinin geliştirilmesi ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.specialization-in-medicine.listelement.badge Üçüncü Basamak Bir Sağlık Kuruluşunun Yoğun Bakım Ünitesindeki Hastaların Epidemiyolojik Özelliklerinin İncelenmesi(2025) Akman, Ferhat; Oflas, Nur DüzenBu çalışmanın amacı, 2022–2023 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi İç Hastalıkları Anabilim Dalı YBÜ'ye yatırılan hastaların demografik özelliklerini, yatış sürelerini ve yatış nedenlerinin tedavi süreci üzerindeki etkilerini incelemektir. Ayrıca, hastaların yoğun bakımda geçirdiği süre ve mortalite oranlarını analiz ederek, klinik yönetim için risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışma, 01.01.2022-31.12.2022 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi İç Hastalıkları Anabilim Dalı YBÜ'ye yatırılan 641 hasta üzerinde retrospektif bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Hasta verileri yaş, cinsiyet, yatış süresi, yatış nedeni, geliş şekli (poliklinik, acil, servis, YBU), çıkış şekli (taburcu, exitus, servis), yatış zamanı, yattığı bölüm ve tedavi süreçlerini içermektedir. Bu veriler kullanılarak istatistiksel analizler yapılmıştır. Çalışmaya alınan 641 hastanın yaş ortalaması 61,2 yıl, medyan yaşı ise 65 olarak bulunmuştur. Hastaların %54,8'i erkek, %45,2'si kadındır. Ortalama yoğun bakım yatış süresi 5,7 gün, medyan yatış süresi ise 3 gündür. En sık görülen yatış nedeni gastrointestinal sistem (GİS) kanaması (%16,5) olmuştur. Sepsis oranı %9,7, palyatif bakım gereksinimi ise %7,5 olarak saptanmıştır. MODS (%4,7), diyabetik ketoasidoz (%4,2), bilinç bulanıklığı (%3,9) ve desaturasyon (%3,9) gibi klinik durumlar da belirgin oranlarda gözlemlenmiştir. Mevsimsel yatış oranlarına bakıldığında en yüksek yatış oranı sonbahar ayında (%28,1), en düşük yatış oranı ise kış ayında (%19,8) tespit edilmiştir. Hastaların geliş şekilleri incelendiğinde, %60,2'sinin acil servisten geldiği, %35,1'inin hastane servislerinden transfer olduğu görülmüştür. Onkoloji hastalarının yoğun bakıma yatış oranı ise %31,7 ile en yüksek olarak bulunmuştur. Çalışmamız, Van ilindeki yoğun bakım ünitesine yatırılan hastaların demografik profili ve klinik durumları hakkında önemli veriler sunmaktadır. Hastaların büyük çoğunluğu ileri yaşta ve erkeklerden oluşmaktadır ve yoğun bakım yatış süreleri genellikle kısadır. En sık görülen yatış nedenleri GİS kanaması ve sepsis gibi ciddi klinik tablolar olup, bu hastalar için tedavi süreçlerinin etkili yönetimi gerekmektedir. Yoğun bakım hastalarının tedavi süreçlerine etki eden risk faktörleri ve demografik özelliklerin daha ayrıntılı olarak analiz edilmesi, gelecekteki sağlık politikalarına yön verebilir. Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım, sepsis, GİS kanaması, mortalite, demografik özellikler,specialization-in-medicine.listelement.badge Obstruktif Uyku Apnesi Olan Hastalarda Hastalık Şiddetini Belirlemede Oksijen Desaturasyon Süresi Kullanılmalı Mı?(2025) Özkeser, Yusuf; Arısoy, AhmetGiriş: Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA), uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan şekilde daralması veya tamamen tıkanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Etkin bir şekilde tedavi edilmediğinde kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve gündüz aşırı uyku hali gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle tedavisi son derece önemli bir hastalıktır. Tedavi sürecinin en önemli basamaklarından birisi de şüphesiz teşhis ve hastalık şiddetinin belirlenme aşamasıdır. Günümüzde kabul gören protokollerde OUA da hastalık şiddeti yalnızca apne-hipopne indeksine (AHI) göre konulmaktadır. Ancak AHI skoru her zaman hastalık şiddeti ile korele olmayabileceği bunun yanısıra oksijen desaturasyon parametrelerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olabileceği gözardı edilmemelidir. Amaç: Bu çalışma OUA tanılı hastalarda hastalık şiddeti belirlenirken oksijen desaturasyonun rolünü araştırmak amaçlı yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Oksijen desaturasyon şiddeti ve desature kalma süresinin OUA şiddetini belirlemedeki rolünü araştırmak amaçlı yapılan çalışmada, son 6 ay içinde Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde yapılan PSG testlerinde AHİ değeri 5 ve üzeri olan toplamda 120 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Katılımcılardan; 30'u AHİ değeri; 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri; 15≤AHİ<30, geriye kalan 60'ı ise AHİ değeri; AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. Katılımcılara Epworth Uykululuk Ölçeği uygulandı ve metabolik sendrom açısından değerlendirme amaçlı; bel çevresi ve kan basıncı değerleri ölçülüp, plazma trigliserit ve kolesterol düzeyleri ve açlık kan glukozu değerleri çalışıldı. Metabolik sendrom varlığının tespiti amaçlı Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun önerdiği metabolik sendrom tanı kriterleri dikkate alınmıştır. Tüm gece PSG raporları değerlendirilip, gece boyunca oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri belirlendi. Benzer çalışmalarda da, OUA'lı hastalarda hastalık şiddeti arttıkça Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığı arttığı sıklıkla gösterilmiştir. Bu bağlamda; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom varlığı referans kriter olarak kullanılmıştır. Katılımcıların oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplamda 120 katılımcıdan; 30'u AHİ değeri 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri 15≤AHİ<30, 60' ı AHİ değeri AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. AHİ değeri; 5≤AHİ<15 olan katılımcıların 14'ünde, 15≤AHİ<30 olan katılımcıların 19'unda ve AHİ≥30 olan katılımcıların ise 40'ında metabolik sendrom olduğu tespit edilmiş olup gruplar arasında metabolik sendrom görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. AHI skoruna göre gruplar içerisinde ayrı değerlendirme yapılmadan tüm katılımcıların birlikte değerlendirildiği Pearson korelasyon analizinde; AHI skoru ile Epworth Uykululuk Ölçeği puanı pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışmaya dahil edilen katılımcılar arasında O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (d90 min) en düşük 0 dakika, en yüksek 210 dakika idi. Metabolik sendromu olan katılımcılarda O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) ortalama 34.4 dk, olmayanlarda ise ortalama 12.6 dk tespit edilmiş olup gruplar arasında anlamlı derecede fark bulunmuştur [34.4 dk (15.4–76.4) vs. 12.6 dk (1.3–42.3); p=0.002]. O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) Epworth Uykululuk Ölçeği puanı(r=0.449, p<0.001), ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Katılımcılar arasında en düşük O₂ saturasyonu 53 olarak tespit edilmiştir. Metabolik sendromu olan katılımcılarda en düşük O₂ satürasyonu anlamlı derecede düşük bulunmuştur [78 (69–83) vs. 82 (78–85); p=0.001]. En düşük O₂ satürasyonu; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.576, p<0.001) ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılar arasında ortalama oksijen satürasyon düzeyi; en düşük 76.6 iken en yüksek 94.7 olarak tespit edilmiştir. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi metabolik sendromu olan grupta daha düşüktür [89.9 (87.4–90.9) vs. 91.1 (88.8–92.5); p=0.001]. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.511, p<0.001) ile anlamlı şekilde koreledir. Sonuç: Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?' adlı çalışmamız OUA hastalarında hastalık şiddetinin belirlenmesinde oksijen desatürasyon parametrelerinin kullanılması gerekliliğinin değerlendirilmesi amaçlı yapılmıştır. Her ne kadar güncel kabul gören protokoller hastalık derecesinin belirlemede yalnızca AHI skorunu kullanmayı önerse de, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler neticesinde; AHI skorunun hastalık şiddeti ile her zaman pozitif korele olmayabileceği ve hastalık derecesini tek başına yansıtamayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Asıl çalışma konumuzu oluşturan, oksijen desaturasyon parametreleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde de belirtilen parametreler arasında kuvvetli ilişki saptanmıştır. Gece boyunca ortalama oksijen saturasyonu ve oksijen saturasyonunun % 90 altı kalma süresi parametrelerinin hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılmasının fayda sağlayabileceği çalışmamızda ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, oksijen desaturasyon parametreleri, OUA şiddetispecialization-in-medicine.listelement.badge Multiple Sklerozis Hastalarının Kornea Konfokal Mikroskopi ve Retina Optik Koherens Tomografi ile Değerlendirilmesi(2025) Yıldız, Çetin; Tekin, SerekAmaç: Bu çalışmanın amacı, Multiple Sklerozis (MS) hastalarında retina sinir lifi katmanları ve kornea subbazal sinir pleksusundaki yapısal değişiklikleri optik koherans tomografi (OCT) ve in vivo kornea konfokal mikroskopi (IVCCM) ile değerlendirmek, bu parametrelerin hastalık süresi, Genişletilmiş Engellilik Durum Skoru (EDSS), MS alt tipi ve optik nörit (ON) öyküsü ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde takip edilen 49 MS hastasının 98 gözü ve 41 sağlıklı kontrol grubunun 82 gözü dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra retina yapılarının değerlendirilmesi için spectral domain OCT (Heidelberg Spectralis®) ve kornea subbazal sinir liflerinin değerlendirilmesi için IVCCM (Heidelberg Retina Tomography 3- Rostock Cornea Module) kullanılmıştır. OCT ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) ve maküler NFL, ganglion hücre tabakası(GCL), iç pleksiform tabaka(IPL) ve ganglion hücre kompleksi(GCC) ölçümleri yapılmıştır. IVCCM ile CNFD(kornea sinir lifi yoğunluğu), CNBD(kornea sinir dal yoğunluğu), CNFL(kornea sinir lifi toplam uzunluğu) ve TC (tortiosite katsayısı) değerleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular hastalık süresi, EDSS, MS alt tipi, kullanılan ilaçlar ve ON öyküsü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: MS hastalarında CNFD, CNBD ve CNFL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05); ancak TC açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). RNFL, GCL, IPL ve GCC katmanlarında MS grubunda anlamlı incelme gözlenmiştir. Bu parametreler özellikle SPMS grubunda ve ON geçirmiş hastalarda daha belirgin düzeydedir. MS süresi ile RNFL, GCL, IPL ve GCC ölçümleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır(p<0.05); ancak IVCCM parametreleri ile MS süresi ve EDSS arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. MS alt tipleri karşılaştırıldığında, SPMS grubunda GCL, GCC ve RNFL değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Ancak, IVCCM değerleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır. EDSS ile yalnızca RNFL G, T ve NS segmentleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Retina ve kornea yapılarında saptanan yapısal değişiklikler, MS'in nörodejeneratif doğasını yansıtmaktadır. IVCCM ölçümleri MS alt tipleri arasında anlamlı bir fark ortaya koyamasa da, OCT ölçümleri beraber değerlendirilmesi MS hastalarının takibinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabilir. Bu bulguların daha sağlam şekilde desteklenebilmesi için, özellikle SPMS hastalarının daha fazla temsil edildiği geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multiple Sklerozis, Optik Koherens Tomografi, İn Vivo Kornea Konfokal Mikroskopi, RNFL, Ganglion Hücre Kompleksi, Nörodejenerasyonspecialization-in-medicine.listelement.badge Şizofreni Hastalarına Bakım Verenlerin Mükemmeliyetçilik ve Sıkıntıya Dayanma Düzeylerinin, Hastaların Tedavi Uyumu ve İşlevsellikleri Üzerine Etkisi(2025) Taş, Zeynep Şahin; Ülkevan, TubaGiriş ve Amaç: Şizofreni; duygu, düşünce, davranış ve bilişsel işlevleri etkileyen, kronik ve ciddi bir ruhsal hastalıktır. Hastalık sürecinde, tedavi uyumu ve işlevsellik düzeyi bireyin yaşam kalitesi ve klinik seyri açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda hastalara bakım verenler bireylerin rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, bakım verenlerin sıkıntıya dayanma kapasiteleri ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hastaların tedavi uyumu ve işlevsellikleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 80 şizofreni hastası ve 80 bakım veren ile yürütüldü. Veriler 01.10.2024-30.05.2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmelerle toplandı. Hasta grubuna Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği (MMTUÖ-6) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulandı. Bakım verenlere Sosyodemografik Veri Formu, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) uygulandı. (Etik Kurul Karar No:2024/10-37) Bulgular: Çalışmada, hastaların tedavi uyumu değerlendirmesinde %65,5'inin tedavi motivasyonu ve %71,25'inin bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Çok değişkenli analizlerde, bakım verenin sıkıntıya dayanma kapasitesinin artmasının, hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p=0,013). Sıkıntıya dayanma düzeyinin hastaların işlevsellik düzeyi üzerinde ise anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, mükemmeliyetçilik düzeyi yüksek olan bakım verenlerin hastalarında işlevselliğin özerklik alt boyutu anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Bu bulgular, şizofreni tedavisinde yalnızca hastaya değil, bakım verenin psikolojik özelliklerine de odaklanılması gerektiğini ortaya koymakta ve bakım verenlere yönelik destekleyici müdahalelerin tedavi sürecine dahil edilmesini önermektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Tedavi uyumu, İşlevsellik, Bakım veren, Mükemmeliyetçilik, Sıkıntıya dayanmaspecialization-in-medicine.listelement.badge Spinal Cerrahide Preoperatif Sıvı Açığının Belirlenmesinde Trendelenburg Manevrasının Etkinliği(2025) Yılmaz, Hatice Bozkurt; Demirkıran, HilmiBu çalışma, spinal cerrahide preoperatif sıvı açığının belirlenmesinde Trendelenburg manevrasının etkinliğini değerlendirmek amacıyla tasarlanmış prospektif, klinik kesitsel bir araştırmadır. Çalışmanın amacı; prone pozisyonda düşük tidal hacim ile ventile edilen elektif spinal cerrahi hastalarında, sıvı yanıtını öngörmede Trendelenburg manevrasının etkinliğini değerlendirmek ve end-tidal CO₂ ile korelasyonunu incelemektir. Çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Örneklem büyüklüğü hesaplamasında; sıvı açığı görülme oranı %30, %5 Tip I hata ve %95 güven düzeyinde yaklaşık %80 güç değeri için 81 hasta olarak belirlenmiştir. Çalışmaya elektif spinal cerrahi planlanan 18-65 yaş arası, ASA I-II grubundaki hastalar dahil edilmiştir. Toplam 82 hasta çalışmaya alınmış, çeşitli komplikasyonlar nedeniyle 6 hasta çalışma dışı bırakılarak 76 hastanın verileri analiz edilmiştir. Hastalara anestezi indüksiyonu sonrası invaziv arter monitörizasyonu yapılmış ve prone pozisyonu verildikten sonra bir dakika boyunca Trendelenburg manevrası uygulanmış, manevra sonrası 3 dakika beklenmiş ve ardından 10 dakika içinde 500 ml intravenöz kristaloid sıvı yüklemesi yapılmıştır. Hemodinamik parametreler ve end-tidal CO₂ değerleri; anestezi indüksiyonu öncesi, Trendelenburg manevrasından önce, manevra sonlandırıldıktan hemen sonra, manevra sonlandırıldıktan 3 dakika sonra ve 500 ml sıvı yüklemesi sonrası olmak üzere beş farklı zaman noktasında kaydedilmiştir. Sıvı yüklemesi sonrası sistolik kan basıncında 10 mmHg veya EtCO₂'de 2 mmHg artış olan hastalar 'sıvı yanıtlı' olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %52,6'sı kadın, %47,4'ü erkekti. Yaş ortalaması 45,95±10,21 yıl olarak saptandı. Hastaların %21,1'i ASA I, %78,9'u ASA II olarak değerlendirildi. Operasyon tiplerine bakıldığında, hastaların %80,3'üne lomber disk cerrahisi uygulandığı görüldü. Hastaların %46,1'inde sıvı yanıtı pozitif olarak tespit edildi. Sıvı yanıtı olan ve olmayan gruplar arasında demografik ve klinik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Hemodinamik parametreler incelendiğinde başlangıç EtCO₂ değerleri, sıvı yanıtı olan grupta anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p=0,027). Trendelenburg manevrasından hemen sonra ölçülen HR değerleri, sıvı yanıtı olan grupta anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,027). 500 ml sıvı yüklemesi sonrasında, sıvı yanıtı olan grupta OAB, SAB, DAB ve EtCO₂ değerleri anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Trendelenburg manevrasının EtCO₂ değerlerine etkisi incelendiğinde manevra öncesi ile manevra sonrası arasında anlamlı bir değişim gözlenmedi (p=0,366), ancak manevra sonrası 3. dakikada EtCO₂ değerleri anlamlı şekilde düştü (p<0,001). 500 ml sıvı resüsitasyonu sonrasında EtCO₂ değerleri tekrar manevra öncesi seviyelerine yükseldi. ROC analizi sonuçlarına göre, Trendelenburg manevrasının hemen ardından ölçülen EtCO₂ değişimi (%Δ EtCO₂ Ölçüm 2 - Ölçüm 1), %1,5'lik eşik değerinde %48,6 duyarlılık ve %75,6 özgüllük ile orta düzeyde tanısal performans sergiledi (AUC=0,644, p=0,031). Trendelenburg manevrasından 3 dakika sonra ölçülen EtCO₂ değişimi istatistiksel olarak anlamlı bir tanısal değere sahip değildi (AUC=0,603, p=0,122). 500 ml sıvı yüklemesi sonrası ölçülen EtCO₂ değişimi (%Δ EtCO₂ Ölçüm 4 - Ölçüm 1), %1,5'lik eşik değerinde %91,4 duyarlılık ve %97,6 özgüllük ile üstün tanısal performans gösterdi (AUC=0,957, p<0,001). Çalışmanın sonuçları, Trendelenburg manevrasının tek başına preoperatif sıvı açığını belirlemede sınırlı etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Manevra sırasında EtCO₂ değişimleri, sıvı yanıtlılığını öngörmede orta düzeyde tanısal değere sahiptir. Bununla birlikte, sıvı yüklemesi sonrası EtCO₂ değişimleri, preoperatif sıvı açığını belirlemede yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahiptir. Anahtar Kelimeler: Spinal Cerrahi, Sıvı Yanıtlılığı, Trendelenburg Manevrası.specialization-in-medicine.listelement.badge Metastatik Mide Kanseri Hastalarında Uygulanan Birinci Basamak Tedavi Rejimlerinin Etkinlik ve Tolerabilitesi(2025) Taş, Zeki Murat; Ürün, MuslihMide kanseri, dünya genelinde en sık görülen malignitelerden biri olup prognozu genellikle kötüdür. Metastatik mide kanseri tedavisinde kemoterapi birinci basamak standart yaklaşım olsa da rejimlerin etkinlik ve toksisite profilleri farklıdır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde metastatik mide kanseri tanısı alan hastalarda uygulanan birinci basamak tedavi rejimlerinin etkinlik ve yan etkilerini, yanıtı predikte eden faktörleri ve sağkalım için bağımsız prognostik faktörleri saptamaktır. 1 Ocak 2015 – 1 Mayıs 2025 tarihleri arasında merkezimiz de takip edilen 92 metastatik mide kanseri hastası retrospektif olarak incelendi. Demografik özellikler, vücut kitle indeksi, komorbiditeler, sigara/alkol öyküsü, laboratuvar parametreleri, HER2 durumu, klinik ve patolojik evre, ECOG performans skoru, kullanılan tedavi rejimleri ve tedaviye bağlı yan etkiler kaydedildi. Sağkalımı etkileyen faktörler univaryant ve multivaryant analizlerle değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 61±10 olup %62'si erkekti. En sık uygulanan kemoterapi rejimleri FOLFOX ve CAPOX idi. Genel yanıt oranı %38 bulundu. Medyan progresyonsuz sağkalım 6,8 ay, medyan genel sağkalım 11, 2 ay olarak hesaplandı. Multivaryant analizde düşük performans skoru, tedaviye yanıtsızlık ve düşük albümin düzeyleri bağımsız kötü prognostik faktörler iken, bulantı kusma yan etki gelişimi,2.ve 3. Basamak tedavi alımı uzun PFS olumlu prognostik faktörler olarak saptandı (p<0,05). Toksisite açısından en sık görülenler hematolojik yan etkiler (%42) ve gastrointestinal şikâyetler (%31) idi. Metastatik mide kanseri tedavisinde floropirimidin ve platin bazlı kombinasyonlar halen etkinliğini korumaktadır. Ancak sağkalımı belirleyen temel faktörler yalnızca tedavi rejimleri değil, aynı zamanda hastanın performans durumu, biyokimyasal parametreleri ve tümör biyolojisidir. Bu nedenle tedavi seçiminde bireyselleştirilmiş yaklaşım önemlidir. Çalışmamız, gerçek yaşam verileriyle ülkemizdeki klinik pratiğe katkı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Metastatik mide kanseri; kemoterapi; FOLFOX; CAPOX; sağkalım; prognostik faktörler; tedavi yanıtı; toksisite; gerçek yaşam verilerispecialization-in-medicine.listelement.badge İntravenöz İmmünoglobin (IVIG) Tedavisi Alan İmmün Trombositopeni (ITP) Hastalarında Tedavi Yanıtını Etkileyen Klinik ve Laboratuar Parametrelerinin İncelenmesi(2025) Eliş, Emrah; Esen, Ramazanİmmün trombositopeni (İTP), klinik olarak belirgin bir neden olmaksızın ortaya çıkan izole trombositopeni ile karakterize, edinsel ve otoimmün kökenli bir hematolojik hastalıktır. Hem çocukluk hem de erişkin yaş grubunda görülebilen İTP, eşlik eden herhangi bir hastalığın varlığına göre primer veya sekonder olarak sınıflandırılmaktadır. Erişkinlerde sıklıkla sinsi başlangıçlıdır, kronik seyir gösterir ve kadınlarda erkeklere oranla daha sık izlenmektedir. Yaşlı bireylerde ise cinsiyet dağılımı daha dengeli olabilmektedir. Spontan iyileşme nadirdir ve çoğunlukla tedavi gerektiren bir süreç izler (5, 6). Hastalığın patogenezinde, B lenfositleri tarafından üretilen trombosit yüzey antijenlerine karşı gelişen IgG sınıfı otoantikorlar etkili olup, bu antikorlar megakaryositlerin trombosit üretimini baskılamakta ve dolaşımdaki trombositlerin yıkımını hızlandırmaktadır. Bazı hastalarda ise T hücre aracılı immün disregülasyon ön planda olabilir. Bu grup hastalarda standart immünosüpresif ajanlara, özellikle de intravenöz immünoglobulin (IVIG) veya rituksimab gibi tedavilere yanıt daha düşük düzeyde seyredebilir (7, 13, 19). İTP tanısı, trombositopeninin varlığının gösterilmesi ve diğer trombositopeni nedenlerinin dışlanmasına dayanır. Klinik bulgular, trombosit sayısındaki azalma ile doğrudan ilişkilidir. Kanama bulguları dışında çoğu hastada fizik muayene ve sistemik incelemeler genellikle normaldir. Kanama riski açısından kritik trombosit düzeyi çoğunlukla <30.000/μL olarak kabul edilmekte, ancak eşlik eden ciddi kanama varlığında bu eşik değerin üzerindeki hastalarda da tedavi ihtiyacı doğabilmektedir (6, 28). İTP yönetiminde temel amaç, klinik olarak anlamlı ve hayati risk oluşturabilecek kanamaları önlemeye yetecek düzeyde bir trombosit sayısının sağlanmasıdır. Bu hedef doğrultusunda, tüm hastalarda trombosit değerinin normal referans aralığına getirilmesi hedeflenmez. Tedaviye başlama kararı, esas olarak hastanın semptomatolojisine ve kanama eğilimine göre verilir. Klinik tabloda en sık purpura, menoraji, epistaksis ve diş eti kanamaları yer alırken; gastrointestinal sistem kanamaları ve hematüri daha nadir görülmektedir. İntraserebral kanama, hastaların yaklaşık %1'inde meydana gelir ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir (6, 29). Bu çalışmanın amacı; retrospektif olarak değerlendirilen İTP tanılı hastalarda, intravenöz immünoglobulin (IVIG) tedavisine verilen yanıtları ve bu yanıtların sürdürülebilirliğini incelemek; bu tedaviye verilen yanıtların, çeşitli klinik ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Yanıt kriteri olarak trombosit sayısının >30.000/μL'ye yükselmesi, remisyon kriteri olarak >100.000/μL'ye ulaşması ve relaps durumu olarak da trombosit sayısının bu eşiklerin altına gerilemesi esas alınmıştır.Specialist Thesis Epileptik Nöbet ile Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksonaz, Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albümin (IMA) Düzeyleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi(2025) Yalın, Abdulsabır; Yılgör, AbdullahEpileptik nöbetle başvuran hastaların periferik kan örneklerinde ölçülen Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz (PON), Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (İMA) parametrelerinin; nöbetin başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerdeki kan düzeylerinin hem birbirleriyle hem de sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma,nöbet aktivitesine bağlı biyokimyasal değişikliklerin izlenmesini ve epileptik nöbetlerin psödonöbetlerden ayırıcı tanısına katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesini hedeflemektedir. Bu çalışmaya, 18–85 yaş arası, epilepsi tanısı almış ya da almamış, nöbet ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında öncelikle her bir hastanın demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü vb.) kaydedilmiştir. Acil servise epileptik nöbet şikayetiyle başvuran ve çalışmamızın dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan hastalardan, nöbet başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerde alınan periferik kan örnekleri; tamamen sağlıklı kontrol grubundan alınan periferik kan örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Periferik kan örneklerinde ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri incelenmiştir. Bu biyobelirteçler, nöbetin süresi ve şiddetiyle ilişkili olarak belirli değişiklikler gösterebildiğinden, epileptik nöbet ile psödonöbet geçiren hastaların periferik kanlarındaki biyolojik farklılıkların ve bu farklılıkların nöbet sonrasında ne kadar süreyle devam ettiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu veriler, epilepsi hastalarının nöbet süresince biyokimyasal kan değerlerindeki değişimlerin izlenmesine ve potansiyel olarak nöbet ile psödonöbet ayrımına ışık tutacak biyobelirteçlerin klinik izlem ve takipte kullanılmasına olanak sağlayacaktır. Çalışmaya 54 hasta ve 54 sağlıklı birey katılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Vaka grubunda, birinci saatte ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üçüncü saatte ise PON, ARE ve İMA düzeylerinde artış gözlenirken; ADMA ve NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Biyobelirteçler arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).Specialist Thesis Van’da Görev Yapan Aile Hekimleri ve İntörn Hekimlerin Tüberküloz Hastalığı ve BCG Aşı Uygulaması Hakkındaki Bilgi Düzeylerinin Değerlendirilmesi(2025) Yüksek, Emrah; Şahin, Hüseyin AvniAmaç: Bu çalışmayla aile hekimleri ve intörn hekimlerin tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi düzeylerinin ve bu konularda verilen eğitimin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte, yüz yüze yapılan bir anket çalışmasıdır. Anket çalışmamız Eylül-Aralık 2024 dönemlerinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Van il genelindeki birinci basamak sağlık hizmeti veren sağlık kurumlarında yapılmıştır. Çalışmamıza, araştırmaya katılmayı kabul eden ve diğer uygun kriterleri karşılayan toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Literatür ve kaynak kitaplar araştırılıp alanında uzman kişilere danışılarak güncel bilgiler ışığında hazırlanan 24 tanesi tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi sorusu ve 13 tanesi sosyodemografik bilgileri öğrenmek amacıyla hazırlanan sorular olmak üzere toplam 37 soruluk anket formu katılımcılara yüz yüze görüşme şeklinde uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 146'sı (%65,2) erkek 78'i (%34,8) kadın olmak üzere toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hekimlerin %43,8'i pratisyen aile hekimi, %29,5'i intörn hekim, %15,2'si sözleşmeli aile hekimliği uzmanlığı asistanı, %6,7'si aile hekimliği uzmanı, %4,9'u aile hekimliği asistanıdır. Hekimlerin çalıştıkları birimde tüberküloz tedavisi alan hasta sayısı yılda 1,08±1,50 olarak tespit edilmiştir. Hekimlerin %55,4'ü tıp fakültesi eğitimi sürecince tüberkülozla alakalı aldıkları eğitimi yeterli görürken %44,6'sı ise tüberküloz ile ilgili aldıkları eğitimin yetersiz olduğunu belirtmiştir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra tüberkülozla alakalı eğitim aldığını belirten hekimlerin oranı %9,8 iken eğitim almadığını belirten hekimlerin oranı ise %90,2 olarak saptanmıştır. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyduğu hasta durumu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,033). Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması (15,1±2,1) tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre (16,1±1,9) nispeten daha düşük tespit edilmiştir. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin çalıştığı yer arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,030). Sonuç: Birinci Basamak sağlık hizmeti sunan kurumlarda görevli aile hekimlerinin tüberküloz hastalığı ve BCG aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri tıp fakültesi hastanesinde çalışan hekimlere göre daha düşük bulunmuştur. Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre daha düşük saptanmıştır. Verilere istinaden tıp fakültesi eğitim müfredatına tüberküloza ilişkin daha efektif ve yoğun ders materyalleri eklenebilir, mezuniyet sonrası dönemde düzenlenecek düzenli seminer ve eğitim programlarıyla hekimlerin tüberküloz konusundaki bilgileri canlı tutulabilir ve farkındalıkları artırılabilirSpecialist Thesis Farklı Uterus Kapatma Tekniklerinin Sezaryen Skar Defekti Gelişimi Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi(2025) Aykut, Leyla Merda Ekmen; Karaaslan, OnurAmaç: Bu çalışmanın amacı, primer sezaryen operasyonlarında kullanılan farklı uterus kapatma tekniklerinin sezaryen skar defekti (CSD) gelişimi üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmada, daha önce sezaryen geçirmemiş, erken term, term ve postterm gebelik haftasında olan toplam 60 gebe iki gruba ayrılmıştır. Kontrol grubunda klasik tek kat kilitli uterus kapatma tekniği uygulanırken, çalışma grubunda karşılıklı yara dudaklarının birleştirildiği çift kat kilitsiz, insizyona paralel kontinu uterus kapatma tekniği tercih edilmiştir. Tüm olgular, postoperatif 3. aydan sonra transvajinal ultrasonografi (TVUSG) ile değerlendirilmiş; kavitede sıvı izlenmeyen olgularda salin infüzyon sonografi (SIS) uygulanmıştır. Sezaryen skar defekti varlığı, defektin derinlik ve genişliği, rezidüel miyometriyum kalınlığı (RMT), uterin kavite ile defekt arasındaki mesafe, operasyon öncesi ve sonrası hemoglobin düzeyleri ile semptom varlığı (anormal uterin kanama ve pelvik ağrı) kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunda sezaryen skar defekti insidansı kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p <0.05). Ayrıca, defektin derinlik ve genişliği de çalışma grubunda istatistiksel olarak daha düşüktür. Rezidüel miyometriyum kalınlığı kontrol grubunda anlamlı şekilde daha düşük ölçülmüş olup, bu durum miyometriyal iyileşmenin çalışma grubunda daha iyi olduğunu göstermektedir. Çalışma grubunda semptom düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış (p <0.01) ve bu durum uygulanan uterus kapatma tekniğinin semptom gelişimini azaltma açısından etkili olabileceğini göstermiştir. Kontrol grubunda ise yalnızca semptom varlığı ile yokluğu arasında anlamlı fark bulunmuş, alt semptom türleri arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Postoperatif hemoglobin düzeylerindeki değişim açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Karşılıklı yara dudaklarını birleştiren çift kat kilitsiz insizyona paralel uterus kapatma tekniği, klasik tek kat kilitli tekniğe kıyasla daha düşük sezaryen skar defekti insidansı, daha kalın rezidüel miyometriyum ve daha az semptom ile ilişkilidir. Bu teknik, primer sezaryen cerrahilerinde uterin skar iyileşmesini destekleyen ve semptom gelişimini azaltan etkili bir yöntem olarak tercih edilebilir.Specialist Thesis Neoadjuvan Kemoterapi Tedavisi Alan Lokal İleri Meme Kanserlerinde Tedavi Yanıtını Değerlendirmede Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme ve ADC Değeri(2025) Çoban, Leyla Turgut; Toprak, NurşenTURGUT ÇOBAN, L. (2023). Neoadjuvan Kemoterapi Tedavisi Alan Lokal İleri Meme Kanserlerinde Tedavi Yanıtını Değerlendirmede Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme ve ADC Değeri. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı. Uzmanlık Tezi. Van. Giriş -Amaç: Meme kanseri kadınlar arasında en sık karşılaşılan kanser türü olup yaklaşık her 8 kadından biri meme kanserine yakalanmaktadır. Meme kanserinin erken tanısında tarama programları sayesinde, meme kanserine bağlı görülen ölüm oranı son yıllarda azalma eğilimindedir. Lokal ileri meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapi standart bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Hastalığın evresinin düşürülmesi ve meme koruyucu cerrahiye olanak sağlaması NAK tedavisinin en önemli faydalarındandır. Manyetik Rezonans Görüntüleme meme kanserli hastalarda tanı ve tedavi sürecinde gittikçe yaygınlaşan vazgeçilmez bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme sekansı doku selülaritesine yönelik incelemedir ve DAG nin tümör hücrelerinde NAK yanıtın değerlendirilmesinde erken dönemde yüksek duyarlılık gösterdiğini ortaya koyan çalışmalar vardır. LİMK de DAG'nin NAK yanıtının değerlendirilmesinde rutin meme MRG incelemeye dahil edilmesini önermektedir. Bu çalışmanın amacı LİMK de tedavi öncesi ve tedavi sonrası DAG ve ADC değerleri kulanılarak NAK değerlendirmek ve patolojik yanıtlarla korelasyonunu göstermektir. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2019 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz genel cerrahi kliniğinde meme hastalıkları polikliniğine başvurup klinik, radyolojik ve histopatolojik bulgular doğrultusunda hastanemiz tümör konseyinde değerlendirilip LİMK tanısı alan ve NAK tedavisi başlanacak 78 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar östrojen ve progesteron reseptör varlığı, HER2 durumu, Ki-67 proliferasyon değeri, tümör grade'ine göre moleküler subtiplerine ayrıldı. NAK öncesi memedeki kitlenin ADC (Apperent Diffusion Coefficient) haritasında en çok difüzyon kısıtlılığına karşılık gelen bölgeye kullanıcı bağımlı ROI yerleştirildi. Tedavi sonrası difüzyon ağırlıklı görüntüler üzerinden elde olunan ADC haritalarından yapılan ölçümler, tedavi öncesi yapılan ölçümler ile karşılaştırıldı ve histopatolojik sonuçlar ile korele edildi. Bulgular: NAK öncesi ve sonrası lezyon DAG-ADC değerleri sırasıyla ortalama 0,82±0,12x10-3 ve 1,22±0,27x10-3 olarak ölçüldü. NAK öncesine göre NAK sonrası lezyon ADC değerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede ortalama 0,40 (%95 GA:0,32;0,49) puanlık bir artış olduğu saptandı (t=9,720; p<0,001). Patolojik tümör yanıtına göre NAK öncesi lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Patolojik olarak tam, kısmi yanıt alınan ve yanıtsız tümörlerin NAK sonrası yapılan radyolojik değerlendirmesinde, DAG-ADC değerlerinin sırasıyla ortalama 1,48±0,19 x10-3 1,20±0,21 x10-3 ve 1,00±0,24 x10-3 olduğu saptanırken; patolojik tümör yanıtına göre NAK sonrası lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu saptandı. (F=15,795; p<0,001). Moleküler alt gruplara göre NAK öncesi ve sonrası lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). NAK öncesine göre NAK sonrası lüminal-B grup DAG-ADC değerlerinde 0,39 (0,30±0,48), HER2-pozitif grupta 0,34 (0,10;0,57) ve triple negatif grupta ise 0,61 (0,11;1,11) puanlık istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0,001 ve p<0,05). Sonuç: Görüntüleme yöntemlerinden DAG görüntüleme ve ADC haritalama, lokal ileri meme kanserlerinin NAK'a cevabını tahmin etmede yeni bir prognostik parametre olup gelecekte umud vaad etmektedir. DAG meme hastalıklarında kullanımı yaygınlaştıkça literatürdeki yeni çalışmalarda bu modalitenin LİMK kanserlerinde tedavi yanıtını değerlendirmede çok önemli bir yere sahip olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, Lokal ileri meme kanseri, Neoadjuvan kemoterapi.Specialist Thesis Acil Servise Başvurup Yatışı Yapılan KOAH Tanılı Hastalarda ACEF, DECAF-L, Ottawa KOAH Risk Skala Skorlarının ve Laboratuvar Parametrelerinin Hastane İçi Mortalite ile İlişkisi(2025) Üzel, Ali Haydar; Bilvanisi, SevdegülAmaç: Hastaneye yatırılan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda erken dönem (ilk 10 gün) mortaliteyi etkileyen klinik ve laboratuvar faktörlerinin belirlenmesi ve Yaş, Kreatinin ve Ejeksiyon Fraksiyonu (ACEF); Dispne, Eozinopeni, Konsolidasyon, Asidemi, Atriyal Fibrilasyon ve Laktat (DECAF-L) ve Ottawa KOAH Risk Skalası (OKRS) risk skorlama sistemlerinin bu mortaliteyi öngörmedeki performanslarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma, acil servise başvuran ve KOAH tanısıyla servis veya yoğun bakıma yatışı yapılan 101 hasta ile prospektif takip çalışması olarak yürütüldü. Hastaların fizik muayene bulguları, semptomları, vital bulguları [bilinç durumu, Glasgow Koma Skalası (GKS), solunum desteği ihtiyacı gibi], tıbbi özgeçmişleri ve acil servis takiplerindeki solunum desteği durumları kaydedildi. ACEF, DECAF-L ve Ottawa KOAH Risk Skalası skorları başvuru anında hesaplandı. Başvuru anında böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, serum elektrolit düzeyleri ve enfeksiyon belirteçlerine yönelik laboratuvar ölçümleri yapıldı. Hastalar yatış sonrası mortalite açısından 10 gün boyunca takip edildi. Bulgular: Çalışma sonucunda, risk skorlama sistemlerinden DECAF-L (AUC: 0,857) ve OKRS (AUC: 0,877) mortaliteyi öngörmede oldukça iyi bir performansa sahipken ACEF skorunun (AUC: 0,772) öngörü gücünün orta düzeyde olduğu saptandı. Lojistik regresyon analizinde, Glasgow Koma Skoru (GKS) ve platelet değerlerinin artmasının mortaliteyi azalttığı ve kan üre azotu ve LDH değerlerinin artmasının ise ölüm olasılığını anlamlı şekilde artırdığı görüldü. Ek olarak, hastane içi ölümlerin en sık nedenlerinin pnömosepsis (%33.3) ve Tip 1 solunum yetmezliği (%28,57) olduğu belirlendi. Sonuç: DECAF-L ve OKRS gibi standardize edilmiş risk skorlama sistemleri, hastaların mortalite riskini hızlı ve etkili bir şekilde değerlendirmede değerli araçlardır. Elde edilen bulgular, KOAH tanılı hastalarda mortalite riskinin erken tanınması ve uygun klinik müdahalelerin planlanması için önemli bilgiler sunmaktadır.Specialist Thesis Herpetik Stromal Keratit Tanısı Düşünülen Hastaların Gözyaşında PCR Yöntemi ile Herpes Simpleks Virüs Tip-1 Tespitinde Gözyaşı Toplama Yöntemlerinin Karşılaştırılması(2025) Mağın, Mehmet; Bayram, Yasemin; Özkaçmaz, AyşeMağın M. Herpetik stromal keratit tanısı düşünülen hastaların gözyaşında PCR yöntemi ile Herpes simleks virüs tip 1 tespitinde gözyaşı toplama yöntemlerinin karşılaştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Van, 2025. Herpes simpleks keratiti, gelişmiş olan ülkelerde korneal körlüklerin en sık nedenidir. Rekürren oküler HSV'nun %20-61'ini oluşturan Herpetik stromal keratit, HSV tip 1'in korneanın stromasında enfeksiyona neden olduğu bir durumdur Bu çalışmada, herpetik stromal keratit (HSK) tanısı düşünülen hastalarda HSV-1 DNA'sının polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile tespiti amacıyla kullanılan üç farklı gözyaşı örnekleme yönteminin (kapiller tüp, Schirmer kağıdı, sürüntü çubuğu) tanısal doğruluklarının karşılaştırılması amaçlandı. Mart 2024 – Mart 2025 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na Göz Hastalıkları Kliniği tarafından yönlendirilen, herpetik stromal keratit (HSK) ön tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 46 hastadan, üç farklı gözyaşı örnekleme yöntemi ile eş zamanlı örnekler alınmış ve tüm örneklerde HSV-1 varlığı, Bioeksen firması tarafından geliştirilen Bio-Speedy® Göz Enfeksiyonları qPCR Paneli kullanılarak değerlendirilmiştir. Klinik tanı, referans (altın standart) olarak kabul edilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda örnekleme yöntemlerinin tanısal performansları; duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer (PPV) ile analiz edilmiş; yöntemler arası tanısal uyum ise Cochran's Q testi, McNemar testi ve Cohen's Kappa istatistiği ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. HSV-1 PCR pozitiflik oranları sürüntü çubuğu (%26.1), kapiller tüp (%23.9) ve Schirmer kağıdı (%21.7) yöntemlerinde benzer düzeyde bulundu. Tedavi alan hastalarda pozitiflik oranlarının azaldığı gözlendi. Nüks geçiren olgularda, özellikle sürüntü çubuğu yönteminde, daha yüksek pozitiflik oranı ve daha düşük Cq değerleri izlendi. Tüm yöntemler arasında yüksek düzeyde tanısal uyum (Kappa > 0.8) sağlandı. Non-invaziv gözyaşı örnekleme yöntemleri, HSK tanısında kabul edilebilir tanısal performans sunmaktadır. Sürüntü çubuğu yöntemi, özellikle nüks geçiren hastalarda daha yüksek tanı başarısı sağlayabilir. Tedavi geçmişi ve nüks öyküsü, PCR testlerinin pozitiflik oranlarını etkileyebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Herpetik Stromal Keratit; PCR; Gözyaşı Örnekleme Yöntemi; Kapiller Tüp; Schirmer Kağıdı; Sürüntü ÇubuğuSpecialist Thesis Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalarında Serum Pentraksin-3 Düzeylerinin Klinik ve Prognoz ile İlişkisi(2025) Güzem, Hakan; Baran, Ali İrfanBu çalışmada erişkin Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında serum pentraksin 3 düzeylerinin, hastalığın klinik seyri ve prognozu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Mayıs 2024- Mayıs 2025 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD servisinde takip edilen Kırım-Kongo kanamalı ateşi tanılı 30 hasta ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji anabilimdalı polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üzeri sağlıklı gönüllü, Kırım-Kongo kanamalı ateşi olmadığı bilinen 30 kontrol grubu, toplam 60 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalar, Kırım-Kongo kanamalı ateşi şiddet derecelendirme puanı (SGS) skorlaması ve klinik olarak kötü prognoz kriterleri de göz önüne alınarak; hafif, orta ve ağır hasta grupları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubundaki bireylerden alınan ve -80°C'de saklanan serum örneklerinde pentraksin 3 düzeyleri ticari kitler kullanılarak ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Bulgular: Hastalardan bakılan serum pentraksin 3 düzeyi, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu tespit edildi (sırasıyla, 556.3 ± 209,7 ng/ml, 210.3±77.0, p: 0.000). Kontrol ve Kırım-Kongo kanamalı ateşi grubu hastaların ayrımında pentraksin 3 350 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.833 (0.724-0.943)] etkinliği gözlendi. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında pentraksin 3<350 ve ≥350 olan gruplar arasında SGS skoru (hafif, orta ve ağır) ve kanama durumu anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamız, pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşinde tanısal bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ancak hastalık şiddeti ve prognozu öngörmede tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Pentraksin 3'ün diğer inflamatuvar belirteçler ve klinik parametreler ile kullanılması, Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında tanı ve prognoz açısından daha güvenilir bir değerlendirme sağlayabilir. Gelecekte, daha geniş örneklem grupları ile çok merkezli, prospektif çalışmalar yapılarak pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşi ve diğer enfeksiyon hastalıklarındaki prognostik değeri daha net bir şekilde ortaya konulabilir.Specialist Thesis Bir Üçüncü Basamak Üniversite Hastanesinde Tıpta Uzmanlık Öğrencilerinin Malpraktis Korku ve Tutumlarının Değerlendirilmesi(2025) Sonkaya, Şeyma; Yağan, AdemAmaç: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görev yapan asistan hekimlerin malpraktis korkularını, tıbbi hatalara yönelik tutumlarını ve bu durumlarla ilişkili faktörleri değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu araştırmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde görev yapan 219 asistan hekim dahil edilmiştir. Veriler, sosyodemografik veri formu, Malpraktis Korku Ölçeği ve Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği (THTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde Ki-kare, Student t testi, One Way ANOVA ve Pearson korelasyon testleri kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %75,8'inin yüksek düzeyde malpraktis korkusu yaşadığı saptanmıştır. Malpraktis korku puanı ortalaması 22,30±5,09 olarak bulunmuştur. 30 yaş altında olan (p=0,003), meslek süresi 5 yıl ve altında olan (p=0,045) ve dahili tıp bilimlerinde çalışan hekimlerin (p=0,006) malpraktis korku puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların %85,4'ü malpraktis kaygısının klinik yaklaşımlarını değiştirdiğini belirtmiş ve bu grubun malpraktis korku puanı anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (p=0,001). Dahili tıp bilimlerinde görev yapan asistan hekimlerin %70,9'u, temel tıp bilimlerinde çalışanların %43,8'i, cerrahi tıp bilimlerinde çalışanların ise %41,8'i branş tercihlerinde malpraktis kaygısının etkili olduğunu belirtmiş ve gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Asistan hekimlerin %94,1'inin tıbbi hatalara karşı tutumu olumlu bulunmuş olup Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği puan ortalaması 3,45±0,34'tür. Malpraktis Korku Ölçeği puanı ile Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon belirlenmiştir (p<0,001). Sonuç: Araştırmaya katılan asistan hekimlerin büyük çoğunluğu yüksek düzeyde malpraktis korkusu yaşamaktadır. Bu korku, özellikle kariyerinin başındaki genç hekimleri daha fazla etkilemekte ve klinik yaklaşımlarını değiştirmelerine neden olmaktadır. Hekimlerin tıbbi hatalara karşı genel tutumları olumlu olmakla birlikte, yüksek malpraktis korkusu savunmacı tıp uygulamalarına yol açmaktadır. Bu durumun yönetilmesi için tıp eğitimi müfredatlarına malpraktis konulu eğitimlerin eklenmesi, sistemsel sorunların iyileştirilmesi ve hekimlere yönelik destek mekanizmalarının oluşturulması önerilmektedir.Specialist Thesis Primer Progresif Multipl Skleroz ve Sekonder Progresif Multipl Skleroz Hastalarında Spinal MRG T1 Sekansında Black Hole Benzeri Lezyonların EDSS ile İlişkisinin Araştırılması(2025) Tan, Rıza; Çilingir, VedatMultipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin idiopatik demiyelinizan ve enflamatuvar vasıfta bir hastalığıdır. Relapsing remitting Multipl Skleroz (RRMS) tam veya tama yakın düzelen ataklarla seyreder. Zamanla RRMS' li bireylerin bir kısmı, engelliliğin kademeli olarak artığı progresif faza geçiş yaparak, sekonder progresif MS (SPMS) tipine dönüşmektedir. Hastaların bir kısmı da ataklar olmaksızın hızlı engelliliğin geliştiği primer progresif MS (PPMS) olarak seyretmektedir. Black Hole (BH) benzeri hipointens lezyonların MS progresyonu ve kötü prognoz ile ilişkisi uzun zamandır bilinmekte. Daha önce beyinde saptanan BH lezyonları ile yüksek EDSS arasında ilişki bulunmuştur. Bizde bu çalışmamızda progresif seyreden MS hastalıklarının spinal kord ve infratentorial alandaki BH benzeri lezyonları saptayıp ve bu lezyonların EDSS ile ilişkisini araştırdık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma yöntemidir. Black Hole lezyonlar Manyetik Rezonans Görüntüleme' de (MRG) T1 sekansında hipointens olarak seçilebilmektedir. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların MRG' leri 3 ayrı hekim tarafından değerlendirildi. Dahil edilme ölçütlerini karşılan 55(PPMS) ve 31(SPMS) hastasıyla çalışma yapıldı. Çalışmamızda infratentorial alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (24) %43.6, SPMS grubu için (6) %19.4 şeklinde bulunmuştur. Servikal alanda BH benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (37) %67.3, SPMS grubu için (19) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Torakal alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (32) %58.2, SPMS grubu için (10) %32.3 şeklinde bulunmuştur. Spinal (servikal+ torakal) alandaki BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (40) %72.7, SPMS grubu için (17) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Çalışmamızda PPMS ve SPMS hastalarının verileri Spearman Korelasyon yöntemiyle yapıldı ve EDSS skoru ile infratentorial MRG T1 lezyon sayısı arasında anlamlı (p>0.05) Korelasyon gözlenmedi. Ancak EDSS skoru ile servikal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, torakal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, spinal (servikal+ torakal) MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı arasında anlamlı (p<0.05) pozitif korelasyon gözlenmiştir. Yine çalışmamızda EDSS Skorunu ≥5 olan grubun (PPMS ve SPMS hastalarının) servikal MRG, torakal MRG, spinal MRG BH lezyon oranı, EDSS <5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Spinal BH' ler tıpkı beyinde olduğu gibi yüksek EDSS ile ilişkilidir. Progresyonu gösterebilecek bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.Specialist Thesis Üçüncü Basamak Bir Hastanede Çalışan Asistan Hekimlerin Olağan Dışı Durumlarda Sağlık Hizmetine İlişkin Bilgi Düzeyi ve Yönetim Becerisinin Değerlendirilmesi(2025) Varli, Saadet Eren; Yağan, Gör. AdemGiriş ve Amaç: Olağan dışı durumlar (ODD), mevcut kaynak ve insan gücüyle müdahalenin yetersiz kaldığı, toplumda geniş çaplı maddi ve manevi kayıplara neden olan afetler veya krizlerdir. Deprem, sel, salgın, göç, savaş gibi doğal veya insan kaynaklı durumlar, sağlık çalışanlarından olağan çalışma koşullarında gerekmeyen ek bilgi, beceri ve tutumlar talep eder. Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde görev yapan asistan hekimlerin ODD'lerde sağlık hizmeti sunumuna ilişkin bilgi düzeyi ve yönetim becerilerini değerlendirmek, mevcut durumlarını ortaya koymak ve farkındalıklarını artırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, asistanlık eğitimi sürecinde ODD'lere yönelik ek eğitim ihtiyacının olup olmadığını belirlemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, 16 Mayıs–15 Temmuz 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Katılımcılara, AFAD Türkiye Afet Müdahale Planı ve T.C. Sağlık Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Rehberleri temel alınarak oluşturulan anket formu etik kurul onamı alındıktan sonra çevrim içi olarak uygulanmıştır. Veriler, tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare ve Fisher's Exact testleri kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlılık sınırı %5 (p<0.05) kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 161 asistan hekim katılmıştır. Katılımcıların %57,1'i mesleki yaşamında en az bir ODD'de görev almış, %43,5'i ODD yönetimi konusunda eğitim almıştır. En çok bilgi sahibi olunan konu pandemi ve bulaşıcı hastalıklar iken, katılımcıların %45,3'ü kişisel hazırlık düzeyini yetersiz olarak değerlendirmiştir. ODD'lerde en çok zorlanılacağı düşünülen alanlar temel bilgi eksikliği ve kaynak yönetimi olmuştur. Eğitim almış olmak; hastane içi organizasyon bilgisi (p=0.004), afet durumlarında sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliği (p<0.001), hasta tahliye prosedürleri bilgisi (p=0.024), kişisel hazırlık seviyesi (p=0.009), iletişim yetkinliği (p<0.001), pandemi gibi uzun süreli krizlerde alınacak önlemler bilgisi (p<0.001) ve kriz sürecinde karar alma deneyimi (p=0.001) gibi alanlarda anlamlı düzeyde sonuçlar yaratmıştır. Ayrıca, mesleki yaşamında ODD'de görev alan katılımcılar; eğitim alma oranı (p=0.004), kişisel hazırlık (p=0.008), psikososyal destek yeterliliği (p=0.003), iletişim yetkinliği (p<0.001) ve uzun süreli kriz yönetimi bilgisi (p=0.004) açısından daha olumlu sonuçlar göstermiştir. Sonuç: Asistan hekimlerin ODD'lerde bilgi ve yönetim becerilerinde önemli eksiklikler mevcuttur. Bu eksikliklerin giderilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programlarının içerik ve kapsamının genişletilmesi, düzenli tatbikatlar yapılması, hastane afet planlarının tüm personele etkin şekilde aktarılması ve disiplinler arası koordinasyonun güçlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Olağan dışı durum, afet yönetimi, asistan hekim, sağlık hizmetleri, bilgi düzeyi.
