Tıpta Uzmanlık Tezleri

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14720/13

Browse

Recent Submissions

Now showing 1 - 20 of 816
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Revizyon Diz Artoplastilerinin Literatürle Karşılaştırılması
    (2026) Demir, Batuhan; Gökalp, Mehmet Ata
    Amaç; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde revizyon diz artroplastisi yapılan hastaları inceleyip, revizyon diz artroplastilerini araştırmak ve literatürle karşılaştırmaktı. Gereç ve yöntemler; Bu çalışmada Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 01.01.2015 ile 01.03.2025 tarihleri arasında revizyon diz protezi ameliyatla yapılan 18-90 yaş arası 90 hasta değerlendirildi. Hastalardan bazıları gelemediğinden, bazıları vefat ettiğinden ve bazı hastalarda dışlanma kriterlerine uymadığından değerlendirilemedi. Çalışma kriterlerimize uyan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar poliklinikte muayene edildi, radyografileri çekildi, anamnezleri alındı ve muayeneleri yapıldı. Elde edilen veriler değerlendirilip, kategorize edildi. Verilerin istatistiksel analizi yapılıp, çalışmamız oluşturuldu. Bulgular; Çalışmaya toplam 30 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 66,50±10,02 olup yaşlar 40 ile 87 yıl arasında değişmektedir. Vücut kitle endeksi ortalaması 28,95±5,08 olarak bulunmuş ve hastaların büyük kısmının hafif-orta düzeyde obezite sınırlarında yer aldığı görülmüştür. Diz skoru ortalaması 70,07±11,53 olup değerler 47 ile 94 arasında değişmiştir. Primer cerrahinin yapıldığı merkezler değerlendirildiğinde, 25 hasta (%83.3) dış merkezde ameliyat olmuşken, 5 hasta (%16.7) hastanemizde ameliyat olmuştur. Cinsiyet dağılımı açısından kadınların oranı %70 ile erkeklerden belirgin şekilde yüksektir Revizyon nedenleri incelendiğinde olguların; 19 unda (%63.3)'ünde aseptik gevşeme, 11 inde(%36.7)'sinde septik gevşeme saptanmıştır. Sonuç; Yaptığımız çalışmada revizyon diz artroplasti yapılan hastaların diz skorlarının yükseldiğini ve revizyon diz artroplastinin en sık sebebinin aseptik gevşeme olduğunu bulduk ve sonuçlarımızda literatürle uyumlu geldi.
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Non-Hodgkin Lenfoma Hastalarında Nötropenik Ateş Ataklarının Retrospektif Değerlendirilmesi
    (2025) Ketboğa, Ömer; Esen, Ramazan
    Amaç Bu çalışmanın amacı, Non-Hodgkin lenfoma (NHL) tanısı almış ve sitotoksik kemoterapi uygulanmış hastalarda gelişen febril nötropeni ataklarının sıklığını, klinik özelliklerini, lenfoma alt tipleri ile ilişkisini ve mortalite üzerindeki etkilerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Bu retrospektif çalışma, Ocak 2014–Aralık 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hematoloji Kliniği'nde Non-Hodgkin lenfoma tanısı ile takip edilen ve febril nötropeni atağı gelişen 68 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, lenfoma alt tipleri, febril nötropeni atak sayıları ve süreleri, remisyon durumları ve mortalite verileri hasta dosyalarından elde edildi. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 41'i (%60,3) erkek ve 27'si (%39,7) kadındı; genel yaş ortalaması 55,59±15,67 yıl olup cinsiyetler arasında yaş açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalarda ortalama febril nötropeni atak sayısı 1,68±0,78 olarak hesaplandı; erkeklerde 1,49±0,59, kadınlarda ise 1,96±0,94 olup cinsiyet ile atak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Ortalama atak süresi 9,12±6,06 gün olup 3–36 gün arasında değişmekteydi. Lenfoma alt tiplerine göre dağılımda hastaların %50'si Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma (DBBHL) tanılıydı; bunu T hücreli lenfoma (%13,2), B hücreli lenfoma (%13,2) ve Burkitt lenfoma (%10,3) izlemekteydi. Febril nötropeni ataklarının %55,8'i remisyon döneminde, %44,2'si ise remisyon dışı dönemde gelişti; DBBHL ve B hücreli lenfoma hastalarında ataklar çoğunlukla remisyon döneminde görülürken, T hücreli ve Burkitt lenfoma hastalarında daha sık remisyon dışı dönemde ortaya çıktı. Ataklar sırasında 13 hastada (%19) mortalite gelişti. Atak sırasında sağ kalan 55 hastada ortalama febril nötropeni süresi 8,36±5,075 gün iken, eksitus olan 13 hastada bu süre 12,31±8,693 gün olarak saptandı ve iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç Non-Hodgkin lenfoma hastalarında febril nötropeni, anlamlı mortalite riski taşıyan önemli bir klinik sorun olmaya devam etmektedir. Lenfoma alt tipi ve hastalığın remisyon durumu, febril nötropeni ataklarının klinik seyri ve sonuçları üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Erken tanı, risk sınıflaması ve uygun tedavi yaklaşımları, febril nötropeniye bağlı olumsuz sonuçların azaltılmasında kritik öneme sahiptir. Anahtar kelimeler : Non-Hodgkin lenfoma, febril nötropeni Danışman: Prof. Dr. Ramazan ESEN
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Varis Dışı Üst Gastrointestinal Sistem Kanaması ile Yatan Hastalarda 2 Skorlama Sisteminin Retrospektif Analizi
    (2025) Arslanşen, Ferdi; Ürün, Yonca Yılmaz
    Üst gastrointestinal kanama (ÜGK), Treitz ligamentine kadar olan proksimal duodenum ile üst özofagus sfinkteri arasında lümen içine olan kanamayı ifade eder. Şiddeti; subklinik gizli bir kanamadan abondan kanamaya, kronik anemiden akut hipovolemik şoka kadar değişebilen geniş bir spektrumu kapsar. Sıklığı yılda 103/100.000'dir. ABD'de yılda 300.000 hastaneye yatış nedenidir ve tüm hastaneye yatışların yaklaşık %1'ini teşkil eder. Farmakolojik ve girişimsel tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen mortalite %2-10 arasındadır. Mortalite oranı yaşla yakından ilişkilidir. Öyle ki, 60 yaşın altında mortalite %8 iken, 60 yaşın üstünde bu oran %13'e çıkmaktadır. Mortaliteyle ilişkili diğer faktörler nüks kanama, yandaş hastalık varlığı (kardiyak hastalık, kronik karaciğer hastalığı, solunum sistemi veya merkezi sinir sistemi hastalığı, renal yetersizlik), peptik ülser veya geçirilmiş cerrahi girişim öyküsü, hematemezle prezentasyon, hipotansiyon gelişimi ve özofagus varis kanamasıdır. ÜGK'ların yaklaşık %50'sinin nedeni peptik ülserdir. Hastaların %30-50'sinde non-steroid antiinflamatuvar ilaç (NSAİİ) kullanımı mevcuttur. Özellikle yaşlı hastalarda NSAİİ'lara bağlı ÜGK riski yüksektir. Çoğunlukla kanamalar spontan olarak durur. Kanamanın devam ettiği olgularda endoskopik tedaviyle hemostaz sağlanabilir. Hemodinamik stabilitenin ve kanama kontrolünün sağlanamadığı veya nüks kanaması olan riskli olgular cerrahiye adaydır. Son yıllarda hastaları risk gruplarına göre sınıflandırmak için birçok skorlama geliştirilse de en çok kullanılan iki puanlama sistemi; pre-endoskopik ve endoskopik bileşenleri içeren ve mortaliteyi öngörmede kullanılan Rockall skoru (RS) sistemi ile sadece klinik ve laboratuvar bulguları ile müdahale gerekmeyen düşük riskli hastaları tahmin etmede kullanılan Glasgow-Blatchford skorlama (GBS) sistemidir. Bu çalışmada Üst Gis Kanamalı hastalarda endoskopi yapılma süresi, helikobakter pilori pozitifliği, forrest sınıflaması, cerrahi ihtiyacı gibi parametrelerle beraber Rockal ve Glasgow-Blachford skorlarının mortalite üzerine etkisi değerlendirilecektir. Böylece, helikobakter pilori pozitifliğinin mortalite üzerine etkisi ne kadardır? endoskopi yapılma süresinin mortalite üzerine etkisi ne kadardır? Rockal ve Glasgow-Blachford skorlarının mortalite üzerine etkisi ne kadardır? gibi sorulara yanıt bulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş materyallerle yapılacak çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 45 kadın, 155 erkek hasta olmak üzere toplam 200 gönüllü alındı. Çalışmada 18-99 yaş aralığındaki üst gis kanaması olan ve helikobakteri pilori durumuna bakılan, forrest düzeyine bakılan ve Rockal ve GlasgowBlachford skorları incelendi. Araştırma Ocak 2013'ten sonra Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi, İç Hastalıkları servisi, Gastroenteroloji servisi İç Hastalıkları Yoğun Bakım servisi, Genel Cerrahi servisi, Genel Cerrahi Yoğun Bakım servisi ve Anestezi ve Reaminasyon Yoğun Bakım servisinde üst gis kanamalı hastalarda Rockal ve Glasgow-Blachford skorları istatistiksel olarak değerlendirilmesi planlandı. Çalışmanın örneklem genişliğini hesaplamada, her değişken için Power (Testin Gücü) en az %80 ve Tip-1 hata %5 alınarak Standart Etki Büyüklüğü 0,61 olarak belirlenmiştir. Her bir gruba n=42 vaka alınması yeterlidir. Çalışmada her bir grup için 3 er vaka rezerv alındı. Bütün verilere ulaşılmaya çalışıldı. Elde edilen tüm bilgiler bilgisayar ortamına taşındı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde bağımsız örneklem t test, mann-whitney u test kullanıldı. Bağımlı nicel verilerin analizinde eşleştirilmiş örneklem t test, wilcoxon testi kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test, ki-kare test koşulları sağlanmadığında fischer test kullanıldı. Analizlerde SPSS 28.0 programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. II Bulgular: Çalışmaya toplam 200 hasta (155 erkek, 45 kadın) dahil edilmiş olup, mortalite oranı %38.5 olarak saptanmıştır. Yapılan normal dağılım analizleri sonucunda yalnızca yaş değişkeninin parametrik dağılım gösterdiği, diğer tüm skorlar ve inflamatuvar belirteçlerin nonparametrik dağıldığı belirlenmiştir. Mann-Whitney U testine göre mortal olan hastaların Glasgow-Blatchford skoru, Rockall skoru, CRP/Alb oranı, NLR, PLR ve SII değerlerinin sağ kalan hastalara göre anlamlı derecede yüksek olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Cinsiyet ile sağkalım arasında yapılan ki-kare testinde, erkeklerin sağ kalım oranının kadınlara göre daha yüksek olduğu, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p=0.010). ROC analizi sonuçlarına göre Glasgow-Blatchford Skoru (AUC: 0.801) en yüksek ayırt ediciliğe sahip parametre olarak belirlenmiş, onu sırasıyla NLR (0.761), PLR (0.732), Rockall skoru (0.742) ve CRP/Alb oranı (0.726) izlemiştir. Ayrıca Forrest sınıflamasına göre Ia–Ib grubundaki hastalarda mortalite oranının %27,6 ile en yüksek düzeyde olduğu, Helicobacter pylori negatif hastalarda ise mortalite oranının %21,5 olduğu saptanmıştır. Endoskopi süresi 12 saatten fazla olan hastalarda mortalite oranı belirgin şekilde artmıştır. Sonuç: Bu retrospektif analizde, üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda kullanılan Rockall ve Glasgow-Blatchford skorlama sistemlerinin mortalite öngörüsünde etkin araçlar olduğu belirlenmiştir. Özellikle Glasgow-Blatchford Skoru'nun yüksek AUC değeri ile klinik kullanıma uygunluğu desteklenmiştir. İlaveten, inflamatuvar belirteçlerin (CRP/Alb, NLR, SII, PLR) de mortalite ve yeniden kanama açısından anlamlı öngörü gücüne sahip olduğu gösterilmiştir. Kadın hastalarda mortalite oranlarının daha yüksek olması, cinsiyete dayalı farklı risk profillerinin var olabileceğini düşündürmektedir. Forrest sınıflamasının ileri evresinde yer alan hastalarda ölüm oranlarının artması, endoskopik sınıflamanın klinik gidişatı öngörmede önemli olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori pozitif hastalarda mortalite oranının daha düşük olması, bu enfeksiyonun sistemik etkilerinin beklenenden farklı olabileceğini düşündürmektedir. Bu doğrultuda, ÜGK hastalarının erken dönemde risk skorlamaları ile değerlendirilmesi, inflamatuvar parametrelerin izlenmesi ve endoskopik sınıflandırmanın dikkate alınması; tedavi sürecinin etkinliğini artırarak mortalite ve komplikasyonları azaltabilir.
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Epileptik Nöbet ile Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz, Arilesteraz(ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (IMA), Düzeyleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi
    (2025) Yalın, Abdulsabır; Yılgör, Abdullah
    Epileptik nöbetle başvuran hastaların periferik kan örneklerinde ölçülen Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz (PON), Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (İMA) parametrelerinin; nöbetin başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerdeki kan düzeylerinin hem birbirleriyle hem de sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma,nöbet aktivitesine bağlı biyokimyasal değişikliklerin izlenmesini ve epileptik nöbetlerin psödonöbetlerden ayırıcı tanısına katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesini hedeflemektedir. Bu çalışmaya, 18–85 yaş arası, epilepsi tanısı almış ya da almamış, nöbet ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında öncelikle her bir hastanın demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü vb.) kaydedilmiştir. Acil servise epileptik nöbet şikayetiyle başvuran ve çalışmamızın dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan hastalardan, nöbet başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerde alınan periferik kan örnekleri; tamamen sağlıklı kontrol grubundan alınan periferik kan örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Periferik kan örneklerinde ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri incelenmiştir. Bu biyobelirteçler, nöbetin süresi ve şiddetiyle ilişkili olarak belirli değişiklikler gösterebildiğinden, epileptik nöbet ile psödonöbet geçiren hastaların periferik kanlarındaki biyolojik farklılıkların ve bu farklılıkların nöbet sonrasında ne kadar süreyle devam ettiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu veriler, epilepsi hastalarının nöbet süresince biyokimyasal kan değerlerindeki değişimlerin izlenmesine ve potansiyel olarak nöbet ile psödonöbet ayrımına ışık tutacak biyobelirteçlerin klinik izlem ve takipte kullanılmasına olanak sağlayacaktır. Çalışmaya 54 hasta ve 54 sağlıklı birey katılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Vaka grubunda, birinci saatte ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üçüncü saatte ise PON, ARE ve İMA düzeylerinde artış gözlenirken; ADMA ve NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Biyobelirteçler arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Bipolar Bozukluk Tanılı Suisid Girişimi Olan Hastalarda Metakognisyon ve Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar İlişkisi
    (2025) Pekgöz, İnci Timur; Çelikkaleli, Şuheda Tapan
    Amaç: Bipolar bozukluk, yaşam boyu intihar riski yüksek olan ciddi bir ruhsal bozukluktur. Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (adverse childhood events; ACE), bu riski artıran önemli etkenlerden biridir ve erken dönemde yaşanan bu deneyimler, bireyin bilişsel süreçlerini şekillendirerek ilerleyen yaşamda intihar davranışına zemin hazırlayabilir. Metakognisyon, kişinin kendi düşünme süreçlerini fark etmesi ve düzenlemesi olarak tanımlanır; özellikle işlevsiz metakognitif inançlar, intihar riski ile ilişkili bilişsel mekanizmalar arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının (ACE) işlevsiz metakognitif inançlarla ilişkisi ve bu inançların intihar davranışındaki rolü araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, intihar girişimi öyküsü olan (n=52) ve olmayan (n=54) bipolar bozukluk tanılı bireyler ile sağlıklı kontrol grubu (n=53) dahil edilmiştir. Katılımcılara Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği (ACE-Q), Üstbiliş Ölçeği-30 (MCQ-30) ve İntihar Davranışları Anketi (SBQ) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS yazılımı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: İntihar girişimi olan grupta ACE, MCQ-30 ve SBQ puanları anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. MCQ-30'un özellikle 'Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı' alt ölçeği, hem ACE puanı hem de SBQ ile pozitif korelasyon göstermiştir. Aracılık analizinde, ACE puanının SBQ üzerindeki etkisinin bir kısmının MCQ-30 aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleştiği bulunmuştur. ACE-ihmal puanı da düşünceleri kontrol ihtiyacı üzerinden intihar davranışına anlamlı dolaylı etki göstermiştir. Ayrıca MCQ-30 toplam puanındaki ve ACE istismar puanındaki her bir birim artışın intihar girişimi öyküsü olasılığını artırdığı saptanmıştır. Regresyon analizinde, ACE-istismar ve MCQ-30 toplam puanı intihar girişiminin anlamlı yordayıcıları olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının bipolar bozuklukta intihar davranışına yalnızca doğrudan değil, işlevsiz metakognitif inançlar aracılığıyla dolaylı olarak da katkıda bulunduğunu göstermektedir. Özellikle düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güven gibi metakognitif temalar ön plana çıkmaktadır. Bu bulgular, metakognisyonu hedefleyen müdahalelerin intihar riski yüksek bipolar hastalarda önemli bir klinik araç olabileceğine işaret etmektedir.
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Primer Progresif Multipl Skleroz ve Sekonderprogresif Multipl Skleroz Hastalarında Spinal Mrg T1sekansında Black Hole Benzeri Lezyonların EDSS ile İlişkisinin Araştırılması
    (2025) Tan, Rıza; Çilingir, Vedat
    Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin idiopatik demiyelinizan ve enflamatuvar vasıfta bir hastalığıdır. Relapsing remitting Multipl Skleroz (RRMS) tam veya tama yakın düzelen ataklarla seyreder. Zamanla RRMS' li bireylerin bir kısmı, engelliliğin kademeli olarak artığı progresif faza geçiş yaparak, sekonder progresif MS (SPMS) tipine dönüşmektedir. Hastaların bir kısmı da ataklar olmaksızın hızlı engelliliğin geliştiği primer progresif MS (PPMS) olarak seyretmektedir. Black Hole (BH) benzeri hipointens lezyonların MS progresyonu ve kötü prognoz ile ilişkisi uzun zamandır bilinmekte. Daha önce beyinde saptanan BH lezyonları ile yüksek EDSS arasında ilişki bulunmuştur. Bizde bu çalışmamızda progresif seyreden MS hastalıklarının spinal kord ve infratentorial alandaki BH benzeri lezyonları saptayıp ve bu lezyonların EDSS ile ilişkisini araştırdık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma yöntemidir. Black Hole lezyonlar Manyetik Rezonans Görüntüleme' de (MRG) T1 sekansında hipointens olarak seçilebilmektedir. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların MRG' leri 3 ayrı hekim tarafından değerlendirildi. Dahil edilme ölçütlerini karşılan 55(PPMS) ve 31(SPMS) hastasıyla çalışma yapıldı. Çalışmamızda infratentorial alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (24) %43.6, SPMS grubu için (6) %19.4 şeklinde bulunmuştur. Servikal alanda BH benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (37) %67.3, SPMS grubu için (19) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Torakal alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (32) %58.2, SPMS grubu için (10) %32.3 şeklinde bulunmuştur. Spinal (servikal+ torakal) alandaki BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (40) %72.7, SPMS grubu için (17) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Çalışmamızda PPMS ve SPMS hastalarının verileri Spearman Korelasyon yöntemiyle yapıldı ve EDSS skoru ile infratentorial MRG T1 lezyon sayısı arasında anlamlı (p>0.05) Korelasyon gözlenmedi. Ancak EDSS skoru ile servikal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, torakal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, spinal (servikal+ torakal) MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı arasında anlamlı (p<0.05) pozitif korelasyon gözlenmiştir. Yine çalışmamızda EDSS Skorunu ≥5 olan grubun (PPMS ve SPMS hastalarının) servikal MRG, torakal MRG, spinal MRG BH lezyon oranı, EDSS <5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Spinal BH' ler tıpkı beyinde olduğu gibi yüksek EDSS ile ilişkilidir. Progresyonu gösterebilecek bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.
  • specialization-in-medicine.listelement.badge
    Iğdır Yöresindeki Sığırlarda Theileria Spp.'nin Nested-PCR Yöntemi ile Moleküler Karakterizasyonu
    (2025) Avci, Müjde; Karakuş, Ayşe
    Bu çalışma, Türkiye'nin doğusunda yer alan Iğdır ilindeki sığırlarda Theileria spp. ve Theileria annulata enfeksiyonlarının prevalansını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Klinik olarak muayene edilen toplam 100 sığırdan kan örnekleri toplanmıştır. Hayvanların 39'unda yüksek ateş, lenfadenopati, burun ve göz akıntısı, zayıf vücut kondisyonu, anemi ve kenelerin varlığı gibi Theileria spp. enfeksiyonunu düşündüren klinik belirtiler gözlemlenmiştir. Giemsa ile boyanan kan yaymalarının mikroskobik incelemesinde, hayvanların %22'sinde eritrosit içi piroplazm formları tespit edilmiştir. Theileria spp.'ye özgü 989a/990a primerleri kullanılarak yapılan konvansiyonel PCR analizinde, 39 örnekte 1098 bp'lik özgül bantlar elde edilmiştir. Bu örneklere uygulanan Nested PCR sonucunda ise, N516/N517 primerleri ile 39 klinik pozitif örneğin %30,76'sında T. annulata pozitifliği saptanmış ve 721 bp büyüklüğünde spesifik amplikonlar elde edilmiştir. Elde edilen bulgular, çalışma alanında T. annulata enfeksiyonunun önemli düzeyde var olduğunu göstermektedir. Pozitif bulunan iki izolatın DNA dizileri sekanslanarak BLAST analizi yapılmış ve ardından Tams1 gen bölgesine dayalı filogenetik analiz gerçekleştirilmiştir. Iğdır ilinden elde edilen izolatların, İran ve Pakistan kökenli suşlarla aynı klad içerisinde yer aldığı ve yüksek düzeyde genetik benzerlik gösterdiği belirlenmiştir. Bu durum, bölgede dolaşımda olan T. annulata suşlarının dış kaynaklı izolatlarla evrimsel olarak yakın ilişkili olduğunu ve lokal varyasyonun sınırlı olduğunu göstermektedir. Önemli olarak, bu çalışma Iğdır ilinden elde edilen Theileria annulata izolatlarının moleküler ve filogenetik olarak karakterize edildiği ilk çalışmadır.
  • Specialist Thesis
    Kan Kültürlerinden İzole Edilen Candida'ların Tür Düzeyinde Tanımlanması ve Antifungal Duyarlılıklarının Belirlenmesi
    (2025) Akboğa, Rukiye; Bayram, Yasemin; Özkaçmaz, Ayşe
    Candida'ların yol açtığı kan dolaşımı enfeksiyonları yüksek morbidite ve mortaliteyle seyretmektedir. Candida'ların tür düzeyinde doğru ve hızlı tanımlanarak antifungal duyarlılıklarının belirlenmesi, tedavinin doğru ve erken yapılmasına olanak sağlamaktadır. Çalışmamızda Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvuran hastalardan alınan kan kültür örneklerinden izole edilen Candida izolatlarının geleneksel yöntemler, otomatize sistemler ve PCR yöntemiyle tür düzeyinde tanımlanması ve standart yöntem olan broth mikrodilüsyon, gradient test ve disk difüzyon yöntemleriyle antifungal direnç profillerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi'ne başvuran hastalardan alınan kan kültür örneklerinden izole edilen 63 Candidaizolatı çalışmaya dahil edilmiştir. İzolatların identifikasyonu geleneksel yöntemlerden germ tüp ve CHROMagar Candida(RTA, Türkiye) ile; otomatize sistemlerden BD Phoenix M50 (Becton Dickonson, ABD)ve MALDI-TOF MS (Biomeriux, Fransa) ile ve moleküler yöntemlerden multipleks PCR ile yapılmıştır. Antifungal duyarlılık için Gradiyent Test ve Disk Difüzyon yöntemleri referans yöntem olarak önerilen Broth Mikrodilüsyon Yöntemi ile karşılaştırılmıştır. Toplam 32 suş, germ tüp testinde pozitiflik vermiş ve C. albicansolarak tanımlanmıştır. Sekiz izolatta yalancı germ tüp pozitifliği bulunmuş ve diğer izolatlar germ tüp negatif olarak tespit edilmiş ve non-albicans Candida olarak belirlenmiştir. CHROMagar Candida besiyerinde yaygın olarak görülen 59 suş tür düzeyinde belirlenirken dört suş tür düzeyinde tanımlanamamış, Candida spp. olarakrapor edilmiştir.Multipleks PCR ile C. albicans olarak saptanan bir suş CHROMagar Candida besiyeri ile C. tropicalis olarak adlandırılmıştır. Türe spesifik primerlerin kullanıldığı multipleks PCR yönteminde 32 suş C. albicans, 11 suş C. parapsilosis, sekiz suş C. tropicalis, yedi suş C. glabrata, üç suş C. kefyr, bir suş C. lusitaniae ve bir suş C. krusei olarak tanımlanmıştır. Phoenix M50 otomatize sistemi 63 suşun 61'ini multipleks PCR'la uyumlu bir şekilde tanımlamış; multipleks PCR yöntemiyle C. tropicalis olarak saptanan bir suş BD Phoenix M50 ile S.cereviseae ve C. albicans olarak tanımlanan bir suş da C. parapsilosis olarak tanımlanmıştır. MALDI-TOF MS otomatize sistemi 63 suşun 60'ını multipleks PCR'la uyumlu bir şekilde tanımlamış; multipleks PCR yöntemiyle C.albicans olarak tespit edilen üç ayrı suşuC.kefyr,C.tropicalis veC. lusitaniaeolarak tanımlamıştır. Antifungal duyarlılık testlerine göre; broth mikrodilüsyon yöntemine göre EUCAST'e göre sınır değerleri belli olan tüm izolatlar amfoterisin B'ye duyarlı bulunmuştur. Bir C.albicans, iki C.parapsilosis ve tüm C. glabrata izolatları flukonazole orta duyarlı; kalan izolatlar duyarlı bulunmuştur. Dirençli bir C. albicans suşu hariç tüm izolatlar vorikonazole duyarlı bulunmuştur. C. albicans izolatlarının 15'inde ve C. parapsilosis izolatlarının altısında mikafungin dirençli, tüm C. glabrata suşları duyarlı bulunmuştur. Disk difüzyon yönteminde Amfoterisin B için bulunan zon çapları 10-20 mm arasında değişmekteydi. Vorikonazol için disk difüzyon ve broth mikrodilüsyon yöntemleri arasındaki uyum C. parapsilosis için %90,9 iken C. albicans ve C. tropicalis için %100 olarak bulunmuştur. Flukonazol için iki yöntem arasındaki uyum C. parapsilosis için %81,8 iken C. albicans için %96,8, C. tropicalis için %100,C. glabrata için %42,8 olarak bulunmuştur. Gradient test amfoterisin B içinbroth mikrodilüsyon yöntemiyle %100 uyumlu bulunmuştur. Flukonazol için iki yöntem arasındaki uyum C. albicans için %56, C. parapsilosis için %36, C. tropicalis için %75 ve C. glabrata için %100 olarak bulunmuştur. Vorikonazol için iki yöntem arasındaki uyum C. albicans için %25, C. parapsilosis için %73, C. tropicalis için %62 olarak bulunmuştur.Gradient test mikafungin için, değerlendirilebilen tüm izolatlarda duyarlı bulunmuştur. Mikafungin için iki yöntem arasındaki uyum C. albicans için %50, C. parapsilosis için %45 ve C. glabrata için %100 olarak bulunmuştur. Geleneksel yöntemler ve otomatize sistemlerle Candida türleri yüksek oranda doğru tanımlanmış; multipleks PCR yöntemiyle karşılaştırıldığında,en yüksek uyumluluk oranı BD Phoenix otomatize sistemiyle elde edilmiştir. Bunu MALDI-TOF MS otomatize sistemi takip etmiştir. Antifungal direncini tespit etmede disk difüzyon yöntemi, broth mikrodilüsyona alternatif bir yöntem olarak belirlenmiştir. Gradient test yöntemi amfoterisin B için güvenli bulunmuştur.
  • Specialist Thesis
    Nörotrofik Keratopatili Ratlarda Topikal İnsülinin Kornea Epitel İyileşmesinde Etkinliğinin Değerlendirilmesi
    (2025) Karataş, Kübra; Seven, Erbil
    Amaç: Bu çalışmada, nörotrofik keratopati modeli oluşturulan ratlarda topikal insülinin kornea epitel iyileşmesi, gözyaşı üretimi, inflamasyon, hemoraji, vaskülarizasyon ve immünohistokimyasal belirteçler (İnsülin Growth Faktör ve Beta katenin) üzerindeki doz bağımlı etkileri değerlendirmek Yöntem: Çalışmada 28 dişi Wistar rat kullanıldı. Subkutan kapsaisin ile nörotrofik keratopati modeli oluşturulduktan sonra total kornea epitel defekti meydana getirildi. Ratlar kontrol ve tedavi grupları (0,5 U/ml, 1 U/ml ve 2 U/ml topikal insülin grubu) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna Fosfat Tamponlu Salin (PBS- Phosphate Buffered Saline), diğer gruplara ise kendi adlarıyla belirtilen dozlarda günde altı kez topikal insülin uygulandı. Gözyaşı ölçümleri Modifiye Schirmer testi ile, histopatolojik değerlendirmeler Hematoksilen-Eozin boyasıyla, immünohistokimyasal analizler İnsülin Growth Faktör ve Beta katenin antikorları kullanılarak yapıldı. Bulgular: Topikal insülin uygulaması tüm dozlarda gözyaşı sekresyonunu artırdı (p<0,01). 0,5 U/ml ve 1 U/ml gruplarında korneal epitel iyileşmesi daha belirgin, inflamasyon ve hemoraji düzeyleri ise daha düşük izlendi (p<0,01). Yüksek doz uygulamalarında vaskülarizasyon ve inflamasyonun arttığı gözlendi. IGF ve β-katenin ekspresyonları gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0,01). Sonuç: Topikal insülin, nörotrofik keratopati modelinde doz bağımlı olarak korneal iyileşmeyi desteklemektedir. Yarım ve bir U/ml dozlarının en uygun terapötik etkiyi sağladığı, iki U/ml dozunun ise inflamatuar yanıtı artırdığı belirlenmiştir. Optimum dozun belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: β-katenin, IGF, kornea iyileşmesi, nörotrofik keratopati, topikal insülin
  • Specialist Thesis
    Bakteriyemi Tanısında Hızlı İdentifikasyon ve Duyarlılık Test Yöntemlerinin Değerlendirilmesi
    (2025) Ayaz, Ferit; Özkaçmaz, Ayşe
    Kan dolaşımı enfeksiyonları, özellikle hastane ortamında ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan kritik bir sorundur. Sepsisli hastalarda hayatta kalma şansını artırmak için tedaviye ideal olarak ilk saat içinde başlanması gerekirken, geleneksel kültür yöntemleri hedefe yönelik tedaviyi 48-72 saat geciktirmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu hayati tanısal gecikmeyi aşmak için geliştirilen multipleks PCR (hızlı etken tanısı) ve Hızlı Antimikrobiyal Duyarlılık Testi (HADT) yöntemlerinin laboratuvar performansını, mevcut rutin uygulamalarla karşılaştırarak değerlendirmektir. Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda 01.09.2024–31.05.2025 tarihleri arasında pozitif üreme sinyali saptanan 50 farklı hastanın kan kültüründen elde edilen 50 izolat ile yürütülmüştür. Pozitif kan kültür şişeleri gram boyama ile ön sonuç raporlaması için incelenmiş, eş zamanlı olarak katı besiyerlerine ekim yapılmıştır. İzolatların tür tanımlaması otomatize sistem (Phoenix M50) kullanılarak ve antibiyotik duyarlılık testleri ise disk difüzyon yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Etkenlerin ve direnç genlerinin tespiti için multipleks PCR (Bio-Speedy Sepsis qPCR MX-30L Panel) yöntemi de kullanılmıştır. HADT yöntemi, pozitif kan kültürü şişesinden doğrudan 125±25 µl seyreltilmemiş kan alınarak Mueller Hinton agar plağına inokülasyon yapılması ve 4, 6, 8 ve 16-20 saatlerde EUCAST HADT sınır değerleri dikkate alınarak sonuçların okunması ilkesine dayanmıştır. Referans yöntem olarak disk difüzyon yöntemi kullanılmıştır. İncelenen 50 izolatın dağılımında en sık rastlanan türler Staphylococcus aureus n: 15 (%30), Klebsiella pneumoniae n: 11 (%22) ve Pseudomonas aeruginosa n:11 (%22) olmuştur. Otomatize sistem (cins ve tür tanımlaması için) ve disk difüzyon yöntemi (direnç profili için) referans yöntem kabul edilerek PCR sonuçları ile karşılaştırıldığında; çalışılan 50 izolatın 49'unda (%98) cins, 46'sında (%92) tür ve 43'ünde (%86) direnç geni düzeyinde tutarlılık saptanmıştır. Toplamda 40 izolat (%80) tüm parametrelerde tam uyum gösterirken, 10 izolatta (%20) kısmi uyum gözlenmiştir. HADT sonuçlarında, disklerin okunabilirlik oranları inkübasyon süresi ile artmış; 4. saatte %86,90, 6. ve 8. saatlerde %96,89 ve 16-20. saatte %100 olarak saptanmıştır. Yöntemin kategorik uyum oranları tüm saatlerde yüksek bulunmuştur: 4. saatte %96,86, 6. saatte %96,24, 8. saatte %96,97 ve 16-20. saatte %98,43 olarak bulunmuştur. Çalışmada 4., 6., 8. ve 16-20. saatlerde saptanan çok büyük hata oranları sırasıyla %0,63, %0,39, %0,72, %0,71 olarak, büyük hata oranları sırasıyla %5,79, %7,48, %3,33, %1,42 olarak, küçük hata oranları ise sırasıyla %0,00, %0,23, %0,46, %0,22 olarak bulunmuştur. Multipleks PCR (hızlı tanı) ve HADT'nin birlikte kullanımı, antibiyogram süresini 32-48 saat kısaltarak hedefe yönelik tedaviye geçişi hızlandırmaktadır. EUCAST HADT sınır değerlerinin nihai sonuçlarla yüksek uyum göstermesi, bu erken değerlendirmenin güvenilir olduğunu kanıtlamıştır. Bu yaklaşım, hasta morbidite/mortalitesini azaltma ve antimikrobiyal direnci kontrol altına almada kritik bir potansiyele sahiptir. Anahtar kelimeler: Hızlı Antimikrobiyal Duyarlılık Testi (HADT), bakteriyemi, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)
  • Specialist Thesis
    Gastroenteritli Hastalarda Viral, Bakteriyel ve Paraziter Etkenlerin Dağılımı
    (2025) Şahin, Zeynep Büşra; Parlak, Mehmet
    Çalışmada, gastroenterit ön tanısı alan hastaların dışkı örneklerinde viral, bakteriyel ve paraziter etkenler; kültür, mikroskobik nativ-lügol, immünokromatografik testler ve sendromik PCR yöntemleri ile değerlendirilerek etkenlerin sıklıkları belirlenmiş ve yöntemler karşılaştırılmıştır. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda Eylül 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında gastroenterit tanılı hastalara ait 100 gaita örneği incelenmiştir. Dışkının rengi, kıvamı, kokusu gibi fiziksel özellikleri incelendikten sonra paraziter etkenler açısından mikroskobik olarak incelenmiştir. Gaita örnekleri Entamoeba histolytica, Giardia lamblia ve Cryptosporidium antijenleri ve Adenovirus ve Rotavirus açısından kromatografik olarak incelenmiştir. Kültür için gaita örnekleri Eozin Metilen Blue, Salmonella Shigella agar, %5 koyun kanlı agar, %10 koyun kanlı Campylobacter seçici besiyerine ekilmiştir. Besiyerleri, 37oC'de derece etüvde 24-48 saat; Campylobacter açısından ise 42oC'de 2 hafta inkübasyona bırakılmıştır. Gastroenterit etkenlerinin nükleik asit tespiti için Multiplex Bio-Speedy® Gastroenterit RT-qPCR MX-24 Panel kullanılmıştır. Çalışmaya dâhil edilen 100 örneğin 52'si (%52) kadın, 48'i (%48) erkek hastalardan elde edilmiştir. Hastaların 46'sı (%46) pediatrik, 54'ü (%54) yetişkin yaş grubundadır. Multiplex panelde 55 adet bakteriyel (35'i E.coli patotipi, 6'sı Campylobacter, 10'u C.difficile Toksin, 2'si Shigella ve 2'si Salmonella), 19 adet viral (10'u Rotavirüs, 3'er adedi Astrovirüs, Sapovirüs, Adenovirüs) ve 5 adet paraziter etken (3'ü Giardia ve 2'si E.histolytica) olmak üzere toplam 79 etken saptandı. Sendromik test sonucunda rotavirüs pozitif saptanan 10 örneğin 9'u ve adenovirüs pozitif saptanan 3 örneğin biri kromatografik test ile de pozitif bulunurken, rotavirüs negatif saptanan 87 örnekten 2'sinde ve adenovirüs negatif saptanan 95 örnekten birinde kromatografik test ile pozitiflik saptanmıştır. Rotavirüs açısından, kaset testi ile PCR arasında yüksek düzeyde uyum saptanmıştır. Entamoeba, Giardia ve Cryptosporidium antijenlerini saptamaya yönelik hızlı kaset testinde 100 örneğin hiçbirinde pozitiflik saptanmamıştır. Kültür sonucunda salmonella saptanan 4 örneğin 2'si; Shigella pozitif saptanan 2 örneğin biri ve Campylobacter pozitif saptanan bir örnek sendromik test ile de pozitif bulunmuştur. Kültürde Campylobacter tespit edilmeyen 5 örnek sendromik test ile pozitif bulunmuştur. Bakteriyel patojenler açısından, Salmonella ve Shigella'da kültür ile PCR arasında çok iyi uyum (Kappa=0,795; p<0,001), Campylobacter açısından ise orta düzeyde uyum (Kappa=0,273; p<0,001) gözlenmiştir. Sendromik multipleks PCR, mikroskopi, immünokromatografi ve kültür gibi konvansiyonel yöntemlere kıyasla daha yüksek duyarlılığa sahip bulunmuştur. Bu nedenle klinik pratikte konvansiyonel yöntemlerle birlikte kullanılması hem sonuçların doğrulanması hem de antibiyogram verilerinin elde edilmesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle pediatrik yaş grubunda sendromik testlerin rutin kullanımı, doğru tanı koyma ve toplum sağlığını koruma açısından salgınların önlenmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, elde edilen bulguların güvenilirliğini artırmak için daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastroenterit, mültipleks sendromik, PCR, gaita, enfeksiyöz ishal
  • Specialist Thesis
    Çeşitli Solüsyonlarda Kıkırdak Grefti Yaşam Sürelerinin Araştırılması
    (2025) Kara, Berat Deniz; Demir, Canser Yılmaz
    Amaç: Rekonstrüktif ve estetik cerrahide nazal ve kulak rekonstrüksiyon ameliyatlarında başta olmak üzere kıkırdak greftleri sıklıkla kullanılmaktadır. Donör alanlar ise sıklıklı nazal septum, kulak konkası, kostal kıkırdaklardır. Otolog, homolog olarak kullanılabilen kıkırdak greftleri; bazen çıplak olarak bazen surgicel, fibril, fasya ile sarılarak bazen de prp, hyalüronik asit ile harmanlanarak kullanılmaktadır. Literatüre baktığımızda ameliyatlarda sıklıkla kullanılan kıkırdak greftinin depolanması ve saklanması ile ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda kıkırdak greftlerinin çeşitli solüsyonlarda ve farklı zaman aralıklarında bekletilmesi ile kıkırdak greftinin canlılığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda biri kontrol grubu olmak üzere toplam 10 grup oluşturuldu. Tüm gruplarda 4 rat, toplam 40 rat vardı. Tüm ratların sağ kulaklarından 6 mm'lik punch biyopsi ile kıkırdak grefti alındı. İnce periost elevatörü ile soyulup perikondriyumsuz çıplak hale getirildi. Alınan kıkırdak greftleri kontrol grubunun sırt bölgesine subkutan olarak hemen yerleştirildi. 2a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 2b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 2c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 10 gün bekletilip 10.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. 3a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 3b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 3c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 20 gün bekletilip 20.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. 4a grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda, 4b grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda, 4c grubundaki ratlardan alınan kıkırdak greftleri %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunda 30 gün bekletilip 30.gün sonunda ratların sırt bölgesine subkutan olarak yerleştirildi. Rat sırtına yerleştirme işleminden sonra tüm kıkırdak greftleri rat sırtında 30 gün bekletildi. Deney sonunda ratlar sakrifiye edilip kıkırdak greftleri alındı ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Solüsyonlarda bekletilen kıkırdak greftleri ağırlık azalması, kıkırdak canlılığı, vaskülarizasyon, fibrozis, inflamasyon, greft rezorpsiyonu, kemik metaplazi, nekroz ve kalsifikasyon gibi kriterlere göre incelendi. Tüm solüsyonlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak ağırlık azalması görüldü. Kıkırdak canlılığı tüm solüsyonlara göre kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Kıkırdak canlılığı 10 gün bekletilen 2.solüsyonda ve 20 gün bekletilen 3.solüsyonda anlamlı olarak en yüksek çıkmıştır. Vaskülarizasyon değeri grup 3b olan 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonunda 20 gün bekletilen grupta en yüksek bulundu. Fibrozis değeri grup 4a olan %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda 30 gün bekletilen grupta en yüksek bulundu. İnflamasyon kriteri 30 gün bekletilen tüm solüsyon gruplarında en yüksek değerde bulundu. 20 gün bekletilen tüm solüsyon gruplarında kemik metaplazi görülmedi. Kemik metaplazi en yüksek değer grup 4a olan %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunda 30 gün bekletilen grupta bulundu. Nekroz bulguları kontrol grubunda, grup 2a ve grup 2b'de hiç görülmezken; grup 3b ve grup 4a'da en yüksek değerde bulundu. Kalsifikasyon hiçbir kıkırdak greftinde görülmedi. Sonuç: 10 gün kıkırdak grefti saklanması gerektiğinde %0.9 izotonik sodyum klorür solüsyonunun seçmemiz gerektiğinin daha doğru seçim olacağı görüldü. Kıkırdak greftinin 20 gün saklanması gerektiğinde %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunun seçmemizin daha doğru seçim olacağı görüldü. Kıkırdak greftinin 30 gün saklanması gerektiğinde ise 1/3 izodeks (1/3 izotonik sodyum klorür + dekstroz) solüsyonu veya %0.9 izotonik sodyum klorür + %1.5 H2O2 (hidrojen peroksit) solüsyonunun seçilebileceği görüldü.
  • Specialist Thesis
    Koroner BT Anjiyografi ile Ölçülen Koroner Arter Kalsiyum Skorunun Epikardiyal Yağlı Doku ve Perikoroner Yağlı Doku Kalınlığı ile İlişkisi
    (2025) Sanli, Yekbun; Durmaz, Fatma; Dündar, İlyas
    Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı, koroner arter hastalığının (KAH) öngörücüsü olarak yaygın kullanılan koroner arter kalsiyum skoru (KAKS) ile, lokal düzeyde ateroskleroz progresyonunda ve plak stabilitesinde önemli rol oynayan epikardiyal yağlı doku (EYD) ile perikoroner yağlı doku (PKYD) kalınlığının ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin prognostik değerini vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 1032 bireyin koroner BT anjiyografi görüntüleri incelendi. PKYD ve EYD kalınlıkları ölçülerek KAKS ile ilişkileri korelasyon ve çok değişkenli regresyon analizleriyle değerlendirildi. Ayrıca yaş ve cinsiyetin etkisi analiz edildi. Bulgular: Hem PKYD hem de EYD kalınlıkları ile KAKS arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (PKYD: r=0,461; EYD: r=0,375; p<0,001). Çoklu regresyon analizinde PKYD, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak KAKS'nin güçlü ve bağımsız bir belirleyicisi olarak öne çıktı (p<0,001). EYD ise bağımsız prediktör olarak anlamlı bulunmadı. Erkeklerde kalsiyum skoru ve kalsifikasyon prevalansı kadınlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). PKYD kalınlığındaki her 1 mm artış, kalsifikasyon görülme riskini yaklaşık %44 artırdı. Sonuç: PKYD kalınlığı, KAKS ile anlamlı ve bağımsız ilişkiye sahip olup, subklinik aterosklerozun non-invaziv ve güvenilir bir biyobelirteci olarak kullanılabilir. EYD kalınlığı ile pozitif korelasyon bulunsa da, PKYD kadar güçlü bir bağımsız öngörücü değildir. Non-invaziv kardiyak BT görüntüleme ile ölçülen bu yağ dokusu parametreleri, KAH risk değerlendirmesine önemli katkılar sağlayabilir.
  • Specialist Thesis
    Renal Transplantasyon Sonrası Üriner Sistem Enfeksiyonları Sıklığı Risk Faktörleri ve Komplikasyonları: Tek Merkez Deneyimi
    (2025) Güneş, Abdullah; Erdem, Mehmet
    Amaç: Renal transplantasyon sonrası gelişen üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), greft sağkalımını ve hasta morbiditesini olumsuz etkileyen önemli komplikasyonlardandır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip edilen, böbrek nakli olmuş hastalarda ÜSE insidansını, risk faktörlerini, etken mikroorganizmaları ve greft sağkalımı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif olarak 1 Kasım 2023-31 Ekim 2024 tarihleri arasında hastanemize başvuran, böbrek nakli uygulanmış 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, primer böbrek hastalıkları, donör tipleri, eşlik eden komorbiditeler, immünsüpresif tedavi rejimleri ve ÜSE gelişimi analiz edildi. ÜSE varlığı, türleri ve etken mikroorganizmalar ile antibiyotik direnç profilleri değerlendirildi. Bulgular: 285 hastanın %8,4'ünde (n=24) ÜSE gelişti. ÜSE gelişimi açısından kadın cinsiyet anlamlı bir risk faktörüydü (p=0,001). Yaş, primer böbrek hastalığı, donör tipi, komorbid hastalık varlığı ve immünsüpresif rejimler ÜSE ile anlamlı ilişki göstermedi. ÜSE olgularının %83,3'ü alt üriner sistem enfeksiyonu olarak saptandı. En sık izole edilen patojenler Escherichia coli (%50), Klebsiella pneumoniae (%25) ve Enterococcus faecalis (%20,8) idi. Gram-negatif bakterilerde ESBL üretimi yaygındı. Takrolimus ve siklosporin düzeyleri ÜSE gelişen hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). ÜSE geçiren hastalarda serum kreatinin düzeylerinde erken dönemde anlamlı bozulma gözlenmedi. Rekürren ÜSE oranı %29,1 olarak tespit edilirken, rekürren ÜSE ile böbrek fonksiyonu arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Nakil öncesi ÜSE öyküsü olanlarda nakil sonrası ÜSE gelişme riski yaklaşık 2 kat artış gösterdi (OR: 2.16) ancak istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0.108). Üriner lökosit sayısı ÜSE tanısında yüksek tanısal performansa sahipti (AUC=0.984, p<0.001). Sonuç: Renal transplant hastalarında ÜSE gelişimi, özellikle kadın cinsiyet ve immünsüpresif ilaç düzeyleri ile ilişkilidir. Gram-negatif bakteriler en sık etken olup, ESBL pozitif izolatlar tedavi yaklaşımını zorlaştırmaktadır. Nakil öncesi ÜSE öyküsü ÜSE riskini artırabilir. ÜSE sonrası erken dönemde böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma görülmemekle birlikte, uzun dönem izlem önemlidir. Bu veriler transplant merkezlerinde enfeksiyon kontrol stratejilerinin geliştirilmesi ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.
  • Specialist Thesis
    Üçüncü Basamak Bir Sağlık Kuruluşunun Yoğun Bakım Ünitesindeki Hastaların Epidemiyolojik Özelliklerinin İncelenmesi
    (2025) Akman, Ferhat; Oflas, Nur Düzen
    Bu çalışmanın amacı, 2022–2023 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi İç Hastalıkları Anabilim Dalı YBÜ'ye yatırılan hastaların demografik özelliklerini, yatış sürelerini ve yatış nedenlerinin tedavi süreci üzerindeki etkilerini incelemektir. Ayrıca, hastaların yoğun bakımda geçirdiği süre ve mortalite oranlarını analiz ederek, klinik yönetim için risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışma, 01.01.2022-31.12.2022 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi İç Hastalıkları Anabilim Dalı YBÜ'ye yatırılan 641 hasta üzerinde retrospektif bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Hasta verileri yaş, cinsiyet, yatış süresi, yatış nedeni, geliş şekli (poliklinik, acil, servis, YBU), çıkış şekli (taburcu, exitus, servis), yatış zamanı, yattığı bölüm ve tedavi süreçlerini içermektedir. Bu veriler kullanılarak istatistiksel analizler yapılmıştır. Çalışmaya alınan 641 hastanın yaş ortalaması 61,2 yıl, medyan yaşı ise 65 olarak bulunmuştur. Hastaların %54,8'i erkek, %45,2'si kadındır. Ortalama yoğun bakım yatış süresi 5,7 gün, medyan yatış süresi ise 3 gündür. En sık görülen yatış nedeni gastrointestinal sistem (GİS) kanaması (%16,5) olmuştur. Sepsis oranı %9,7, palyatif bakım gereksinimi ise %7,5 olarak saptanmıştır. MODS (%4,7), diyabetik ketoasidoz (%4,2), bilinç bulanıklığı (%3,9) ve desaturasyon (%3,9) gibi klinik durumlar da belirgin oranlarda gözlemlenmiştir. Mevsimsel yatış oranlarına bakıldığında en yüksek yatış oranı sonbahar ayında (%28,1), en düşük yatış oranı ise kış ayında (%19,8) tespit edilmiştir. Hastaların geliş şekilleri incelendiğinde, %60,2'sinin acil servisten geldiği, %35,1'inin hastane servislerinden transfer olduğu görülmüştür. Onkoloji hastalarının yoğun bakıma yatış oranı ise %31,7 ile en yüksek olarak bulunmuştur. Çalışmamız, Van ilindeki yoğun bakım ünitesine yatırılan hastaların demografik profili ve klinik durumları hakkında önemli veriler sunmaktadır. Hastaların büyük çoğunluğu ileri yaşta ve erkeklerden oluşmaktadır ve yoğun bakım yatış süreleri genellikle kısadır. En sık görülen yatış nedenleri GİS kanaması ve sepsis gibi ciddi klinik tablolar olup, bu hastalar için tedavi süreçlerinin etkili yönetimi gerekmektedir. Yoğun bakım hastalarının tedavi süreçlerine etki eden risk faktörleri ve demografik özelliklerin daha ayrıntılı olarak analiz edilmesi, gelecekteki sağlık politikalarına yön verebilir. Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım, sepsis, GİS kanaması, mortalite, demografik özellikler,
  • Specialist Thesis
    Obstruktif Uyku Apnesi Olan Hastalarda Hastalık Şiddetini Belirlemede Oksijen Desaturasyon Süresi Kullanılmalı Mı?
    (2025) Özkeser, Yusuf; Arısoy, Ahmet
    Giriş: Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA), uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan şekilde daralması veya tamamen tıkanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Etkin bir şekilde tedavi edilmediğinde kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve gündüz aşırı uyku hali gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle tedavisi son derece önemli bir hastalıktır. Tedavi sürecinin en önemli basamaklarından birisi de şüphesiz teşhis ve hastalık şiddetinin belirlenme aşamasıdır. Günümüzde kabul gören protokollerde OUA da hastalık şiddeti yalnızca apne-hipopne indeksine (AHI) göre konulmaktadır. Ancak AHI skoru her zaman hastalık şiddeti ile korele olmayabileceği bunun yanısıra oksijen desaturasyon parametrelerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olabileceği gözardı edilmemelidir. Amaç: Bu çalışma OUA tanılı hastalarda hastalık şiddeti belirlenirken oksijen desaturasyonun rolünü araştırmak amaçlı yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Oksijen desaturasyon şiddeti ve desature kalma süresinin OUA şiddetini belirlemedeki rolünü araştırmak amaçlı yapılan çalışmada, son 6 ay içinde Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde yapılan PSG testlerinde AHİ değeri 5 ve üzeri olan toplamda 120 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Katılımcılardan; 30'u AHİ değeri; 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri; 15≤AHİ<30, geriye kalan 60'ı ise AHİ değeri; AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. Katılımcılara Epworth Uykululuk Ölçeği uygulandı ve metabolik sendrom açısından değerlendirme amaçlı; bel çevresi ve kan basıncı değerleri ölçülüp, plazma trigliserit ve kolesterol düzeyleri ve açlık kan glukozu değerleri çalışıldı. Metabolik sendrom varlığının tespiti amaçlı Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun önerdiği metabolik sendrom tanı kriterleri dikkate alınmıştır. Tüm gece PSG raporları değerlendirilip, gece boyunca oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri belirlendi. Benzer çalışmalarda da, OUA'lı hastalarda hastalık şiddeti arttıkça Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığı arttığı sıklıkla gösterilmiştir. Bu bağlamda; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom varlığı referans kriter olarak kullanılmıştır. Katılımcıların oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplamda 120 katılımcıdan; 30'u AHİ değeri 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri 15≤AHİ<30, 60' ı AHİ değeri AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. AHİ değeri; 5≤AHİ<15 olan katılımcıların 14'ünde, 15≤AHİ<30 olan katılımcıların 19'unda ve AHİ≥30 olan katılımcıların ise 40'ında metabolik sendrom olduğu tespit edilmiş olup gruplar arasında metabolik sendrom görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. AHI skoruna göre gruplar içerisinde ayrı değerlendirme yapılmadan tüm katılımcıların birlikte değerlendirildiği Pearson korelasyon analizinde; AHI skoru ile Epworth Uykululuk Ölçeği puanı pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışmaya dahil edilen katılımcılar arasında O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (d90 min) en düşük 0 dakika, en yüksek 210 dakika idi. Metabolik sendromu olan katılımcılarda O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) ortalama 34.4 dk, olmayanlarda ise ortalama 12.6 dk tespit edilmiş olup gruplar arasında anlamlı derecede fark bulunmuştur [34.4 dk (15.4–76.4) vs. 12.6 dk (1.3–42.3); p=0.002]. O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) Epworth Uykululuk Ölçeği puanı(r=0.449, p<0.001), ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Katılımcılar arasında en düşük O₂ saturasyonu 53 olarak tespit edilmiştir. Metabolik sendromu olan katılımcılarda en düşük O₂ satürasyonu anlamlı derecede düşük bulunmuştur [78 (69–83) vs. 82 (78–85); p=0.001]. En düşük O₂ satürasyonu; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.576, p<0.001) ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılar arasında ortalama oksijen satürasyon düzeyi; en düşük 76.6 iken en yüksek 94.7 olarak tespit edilmiştir. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi metabolik sendromu olan grupta daha düşüktür [89.9 (87.4–90.9) vs. 91.1 (88.8–92.5); p=0.001]. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.511, p<0.001) ile anlamlı şekilde koreledir. Sonuç: Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?' adlı çalışmamız OUA hastalarında hastalık şiddetinin belirlenmesinde oksijen desatürasyon parametrelerinin kullanılması gerekliliğinin değerlendirilmesi amaçlı yapılmıştır. Her ne kadar güncel kabul gören protokoller hastalık derecesinin belirlemede yalnızca AHI skorunu kullanmayı önerse de, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler neticesinde; AHI skorunun hastalık şiddeti ile her zaman pozitif korele olmayabileceği ve hastalık derecesini tek başına yansıtamayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Asıl çalışma konumuzu oluşturan, oksijen desaturasyon parametreleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde de belirtilen parametreler arasında kuvvetli ilişki saptanmıştır. Gece boyunca ortalama oksijen saturasyonu ve oksijen saturasyonunun % 90 altı kalma süresi parametrelerinin hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılmasının fayda sağlayabileceği çalışmamızda ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, oksijen desaturasyon parametreleri, OUA şiddeti
  • Specialist Thesis
    Multiple Sklerozis Hastalarının Kornea Konfokal Mikroskopi ve Retina Optik Koherens Tomografi ile Değerlendirilmesi
    (2025) Yıldız, Çetin; Tekin, Serek
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, Multiple Sklerozis (MS) hastalarında retina sinir lifi katmanları ve kornea subbazal sinir pleksusundaki yapısal değişiklikleri optik koherans tomografi (OCT) ve in vivo kornea konfokal mikroskopi (IVCCM) ile değerlendirmek, bu parametrelerin hastalık süresi, Genişletilmiş Engellilik Durum Skoru (EDSS), MS alt tipi ve optik nörit (ON) öyküsü ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde takip edilen 49 MS hastasının 98 gözü ve 41 sağlıklı kontrol grubunun 82 gözü dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra retina yapılarının değerlendirilmesi için spectral domain OCT (Heidelberg Spectralis®) ve kornea subbazal sinir liflerinin değerlendirilmesi için IVCCM (Heidelberg Retina Tomography 3- Rostock Cornea Module) kullanılmıştır. OCT ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) ve maküler NFL, ganglion hücre tabakası(GCL), iç pleksiform tabaka(IPL) ve ganglion hücre kompleksi(GCC) ölçümleri yapılmıştır. IVCCM ile CNFD(kornea sinir lifi yoğunluğu), CNBD(kornea sinir dal yoğunluğu), CNFL(kornea sinir lifi toplam uzunluğu) ve TC (tortiosite katsayısı) değerleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular hastalık süresi, EDSS, MS alt tipi, kullanılan ilaçlar ve ON öyküsü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: MS hastalarında CNFD, CNBD ve CNFL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05); ancak TC açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). RNFL, GCL, IPL ve GCC katmanlarında MS grubunda anlamlı incelme gözlenmiştir. Bu parametreler özellikle SPMS grubunda ve ON geçirmiş hastalarda daha belirgin düzeydedir. MS süresi ile RNFL, GCL, IPL ve GCC ölçümleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır(p<0.05); ancak IVCCM parametreleri ile MS süresi ve EDSS arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. MS alt tipleri karşılaştırıldığında, SPMS grubunda GCL, GCC ve RNFL değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Ancak, IVCCM değerleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır. EDSS ile yalnızca RNFL G, T ve NS segmentleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Retina ve kornea yapılarında saptanan yapısal değişiklikler, MS'in nörodejeneratif doğasını yansıtmaktadır. IVCCM ölçümleri MS alt tipleri arasında anlamlı bir fark ortaya koyamasa da, OCT ölçümleri beraber değerlendirilmesi MS hastalarının takibinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabilir. Bu bulguların daha sağlam şekilde desteklenebilmesi için, özellikle SPMS hastalarının daha fazla temsil edildiği geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multiple Sklerozis, Optik Koherens Tomografi, İn Vivo Kornea Konfokal Mikroskopi, RNFL, Ganglion Hücre Kompleksi, Nörodejenerasyon
  • Specialist Thesis
    Şizofreni Hastalarına Bakım Verenlerin Mükemmeliyetçilik ve Sıkıntıya Dayanma Düzeylerinin, Hastaların Tedavi Uyumu ve İşlevsellikleri Üzerine Etkisi
    (2025) Taş, Zeynep Şahin; Ülkevan, Tuba
    Giriş ve Amaç: Şizofreni; duygu, düşünce, davranış ve bilişsel işlevleri etkileyen, kronik ve ciddi bir ruhsal hastalıktır. Hastalık sürecinde, tedavi uyumu ve işlevsellik düzeyi bireyin yaşam kalitesi ve klinik seyri açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda hastalara bakım verenler bireylerin rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, bakım verenlerin sıkıntıya dayanma kapasiteleri ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hastaların tedavi uyumu ve işlevsellikleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 80 şizofreni hastası ve 80 bakım veren ile yürütüldü. Veriler 01.10.2024-30.05.2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmelerle toplandı. Hasta grubuna Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği (MMTUÖ-6) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulandı. Bakım verenlere Sosyodemografik Veri Formu, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) uygulandı. (Etik Kurul Karar No:2024/10-37) Bulgular: Çalışmada, hastaların tedavi uyumu değerlendirmesinde %65,5'inin tedavi motivasyonu ve %71,25'inin bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Çok değişkenli analizlerde, bakım verenin sıkıntıya dayanma kapasitesinin artmasının, hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p=0,013). Sıkıntıya dayanma düzeyinin hastaların işlevsellik düzeyi üzerinde ise anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, mükemmeliyetçilik düzeyi yüksek olan bakım verenlerin hastalarında işlevselliğin özerklik alt boyutu anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Bu bulgular, şizofreni tedavisinde yalnızca hastaya değil, bakım verenin psikolojik özelliklerine de odaklanılması gerektiğini ortaya koymakta ve bakım verenlere yönelik destekleyici müdahalelerin tedavi sürecine dahil edilmesini önermektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Tedavi uyumu, İşlevsellik, Bakım veren, Mükemmeliyetçilik, Sıkıntıya dayanma
  • Specialist Thesis
    Spinal Cerrahide Preoperatif Sıvı Açığının Belirlenmesinde Trendelenburg Manevrasının Etkinliği
    (2025) Yılmaz, Hatice Bozkurt; Demirkıran, Hilmi
    Bu çalışma, spinal cerrahide preoperatif sıvı açığının belirlenmesinde Trendelenburg manevrasının etkinliğini değerlendirmek amacıyla tasarlanmış prospektif, klinik kesitsel bir araştırmadır. Çalışmanın amacı; prone pozisyonda düşük tidal hacim ile ventile edilen elektif spinal cerrahi hastalarında, sıvı yanıtını öngörmede Trendelenburg manevrasının etkinliğini değerlendirmek ve end-tidal CO₂ ile korelasyonunu incelemektir. Çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Örneklem büyüklüğü hesaplamasında; sıvı açığı görülme oranı %30, %5 Tip I hata ve %95 güven düzeyinde yaklaşık %80 güç değeri için 81 hasta olarak belirlenmiştir. Çalışmaya elektif spinal cerrahi planlanan 18-65 yaş arası, ASA I-II grubundaki hastalar dahil edilmiştir. Toplam 82 hasta çalışmaya alınmış, çeşitli komplikasyonlar nedeniyle 6 hasta çalışma dışı bırakılarak 76 hastanın verileri analiz edilmiştir. Hastalara anestezi indüksiyonu sonrası invaziv arter monitörizasyonu yapılmış ve prone pozisyonu verildikten sonra bir dakika boyunca Trendelenburg manevrası uygulanmış, manevra sonrası 3 dakika beklenmiş ve ardından 10 dakika içinde 500 ml intravenöz kristaloid sıvı yüklemesi yapılmıştır. Hemodinamik parametreler ve end-tidal CO₂ değerleri; anestezi indüksiyonu öncesi, Trendelenburg manevrasından önce, manevra sonlandırıldıktan hemen sonra, manevra sonlandırıldıktan 3 dakika sonra ve 500 ml sıvı yüklemesi sonrası olmak üzere beş farklı zaman noktasında kaydedilmiştir. Sıvı yüklemesi sonrası sistolik kan basıncında 10 mmHg veya EtCO₂'de 2 mmHg artış olan hastalar 'sıvı yanıtlı' olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %52,6'sı kadın, %47,4'ü erkekti. Yaş ortalaması 45,95±10,21 yıl olarak saptandı. Hastaların %21,1'i ASA I, %78,9'u ASA II olarak değerlendirildi. Operasyon tiplerine bakıldığında, hastaların %80,3'üne lomber disk cerrahisi uygulandığı görüldü. Hastaların %46,1'inde sıvı yanıtı pozitif olarak tespit edildi. Sıvı yanıtı olan ve olmayan gruplar arasında demografik ve klinik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Hemodinamik parametreler incelendiğinde başlangıç EtCO₂ değerleri, sıvı yanıtı olan grupta anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p=0,027). Trendelenburg manevrasından hemen sonra ölçülen HR değerleri, sıvı yanıtı olan grupta anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,027). 500 ml sıvı yüklemesi sonrasında, sıvı yanıtı olan grupta OAB, SAB, DAB ve EtCO₂ değerleri anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Trendelenburg manevrasının EtCO₂ değerlerine etkisi incelendiğinde manevra öncesi ile manevra sonrası arasında anlamlı bir değişim gözlenmedi (p=0,366), ancak manevra sonrası 3. dakikada EtCO₂ değerleri anlamlı şekilde düştü (p<0,001). 500 ml sıvı resüsitasyonu sonrasında EtCO₂ değerleri tekrar manevra öncesi seviyelerine yükseldi. ROC analizi sonuçlarına göre, Trendelenburg manevrasının hemen ardından ölçülen EtCO₂ değişimi (%Δ EtCO₂ Ölçüm 2 - Ölçüm 1), %1,5'lik eşik değerinde %48,6 duyarlılık ve %75,6 özgüllük ile orta düzeyde tanısal performans sergiledi (AUC=0,644, p=0,031). Trendelenburg manevrasından 3 dakika sonra ölçülen EtCO₂ değişimi istatistiksel olarak anlamlı bir tanısal değere sahip değildi (AUC=0,603, p=0,122). 500 ml sıvı yüklemesi sonrası ölçülen EtCO₂ değişimi (%Δ EtCO₂ Ölçüm 4 - Ölçüm 1), %1,5'lik eşik değerinde %91,4 duyarlılık ve %97,6 özgüllük ile üstün tanısal performans gösterdi (AUC=0,957, p<0,001). Çalışmanın sonuçları, Trendelenburg manevrasının tek başına preoperatif sıvı açığını belirlemede sınırlı etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Manevra sırasında EtCO₂ değişimleri, sıvı yanıtlılığını öngörmede orta düzeyde tanısal değere sahiptir. Bununla birlikte, sıvı yüklemesi sonrası EtCO₂ değişimleri, preoperatif sıvı açığını belirlemede yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahiptir. Anahtar Kelimeler: Spinal Cerrahi, Sıvı Yanıtlılığı, Trendelenburg Manevrası.
  • Specialist Thesis
    Metastatik Mide Kanseri Hastalarında Uygulanan Birinci Basamak Tedavi Rejimlerinin Etkinlik ve Tolerabilitesi
    (2025) Taş, Zeki Murat; Ürün, Muslih
    Mide kanseri, dünya genelinde en sık görülen malignitelerden biri olup prognozu genellikle kötüdür. Metastatik mide kanseri tedavisinde kemoterapi birinci basamak standart yaklaşım olsa da rejimlerin etkinlik ve toksisite profilleri farklıdır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde metastatik mide kanseri tanısı alan hastalarda uygulanan birinci basamak tedavi rejimlerinin etkinlik ve yan etkilerini, yanıtı predikte eden faktörleri ve sağkalım için bağımsız prognostik faktörleri saptamaktır. 1 Ocak 2015 – 1 Mayıs 2025 tarihleri arasında merkezimiz de takip edilen 92 metastatik mide kanseri hastası retrospektif olarak incelendi. Demografik özellikler, vücut kitle indeksi, komorbiditeler, sigara/alkol öyküsü, laboratuvar parametreleri, HER2 durumu, klinik ve patolojik evre, ECOG performans skoru, kullanılan tedavi rejimleri ve tedaviye bağlı yan etkiler kaydedildi. Sağkalımı etkileyen faktörler univaryant ve multivaryant analizlerle değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 61±10 olup %62'si erkekti. En sık uygulanan kemoterapi rejimleri FOLFOX ve CAPOX idi. Genel yanıt oranı %38 bulundu. Medyan progresyonsuz sağkalım 6,8 ay, medyan genel sağkalım 11, 2 ay olarak hesaplandı. Multivaryant analizde düşük performans skoru, tedaviye yanıtsızlık ve düşük albümin düzeyleri bağımsız kötü prognostik faktörler iken, bulantı kusma yan etki gelişimi,2.ve 3. Basamak tedavi alımı uzun PFS olumlu prognostik faktörler olarak saptandı (p<0,05). Toksisite açısından en sık görülenler hematolojik yan etkiler (%42) ve gastrointestinal şikâyetler (%31) idi. Metastatik mide kanseri tedavisinde floropirimidin ve platin bazlı kombinasyonlar halen etkinliğini korumaktadır. Ancak sağkalımı belirleyen temel faktörler yalnızca tedavi rejimleri değil, aynı zamanda hastanın performans durumu, biyokimyasal parametreleri ve tümör biyolojisidir. Bu nedenle tedavi seçiminde bireyselleştirilmiş yaklaşım önemlidir. Çalışmamız, gerçek yaşam verileriyle ülkemizdeki klinik pratiğe katkı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Metastatik mide kanseri; kemoterapi; FOLFOX; CAPOX; sağkalım; prognostik faktörler; tedavi yanıtı; toksisite; gerçek yaşam verileri