Doktora Tezleri

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14720/12

Browse

Recent Submissions

Now showing 1 - 20 of 977
  • Doctoral Thesis
    Kentsel Yeşil Altyapının Ekosistem Hizmetleri ve Kentsel Dirençlilik Bağlamında Değerlendirilmesi: Van Metropolü Örneği
    (2025) Aydın, Emel; Kemeç, Serkan
    Bu araştırma, Van metropolünde 1990-2024 yılları arasında yaşanan hızlı kentsel mekânsal değişimin, kentsel yeşil altyapı sistemi üzerindeki etkilerini, ekosistem hizmetleri kapasitesindeki bozulmayı ve kentsel dirençlilik bağlamındaki sonuçlarını analiz etmektedir. Araştırmada, Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama tabanlı çok katmanlı bir metodoloji benimsenmiştir. 1990-2018 periyodundaki makro ölçekli arazi örtüsü değişimi CORINE verileriyle; 2013-2024 periyodundaki Kentsel Isı Adası ve NDVI dinamikleri Landsat 8 uydu görüntüleriyle; 2018 yılı kentsel dokusu ise Urban Atlas ve MAKS verileriyle analiz edilmiştir. Ekosistem hizmetlerinin nicel değerlendirilmesi Literatüre Dayalı Katsayı Modeliyle, iklim değişikliğinin geçmiş ve mevcut durumu 1938-2020 periyodundaki sıcaklık ve yağış verileriyle, gelecekteki iklim baskıları ise RCP4.5 ve RCP8.5 projeksiyonlarıyla incelenmiştir. Bulgular, Van merkez ilçelerinde 1990-2018 arasında yapay bölgelerde %104,8'lik bir artış yaşandığını, bu büyümenin en yıkıcı etkisinin %50,7'lik kayıpla sulak alanlarda ve %15,2'lik kayıpla orman-yarı doğal alanlarda görüldüğünü ortaya koymuştur. Bu KYA tahribatı, kentin ekosistem hizmetleri kapasitesini çökertmiştir. 1990-2018 arası arazi değişimi, kentin karbon bütçesinde yıllık yaklaşık 39.672 ton CO₂'lik net bir bozulmaya yol açmıştır. 2018 yılı mikro ölçekli analizde, metropol alanının yıllık yaklaşık 4.141,5 ton CO₂ açığı veren bir 'karbon kaynağı' olduğu ve yapı salımlarının mevcut kentsel yeşil alanların tutum kapasitesinden 35 kat fazla olduğu saptanmıştır. Dirençlilik analizinde, 2013-2024 arasında, bölgesel iklim trendlerinden bağımsız olarak, KIA şiddetinde istatistiksel olarak anlamlı yaklaşık 1,83 °C'lik bir artış gözlenmiştir. Bu yerel ısınma, NDVI değerlerindeki azalış eğilimiyle doğrudan ilişkilidir. Sonuç olarak, Van Metropolü'nün hızlı ve KYA'yı göz ardı eden kentleşme modeli, kentin ekolojik taşıma kapasitesini aşmıştır. Kent, RCP8.5 senaryosuna göre +5.42°C'yi bulabilecek şiddetli iklimsel ısınma ve istikrarsız yağış projeksiyonları karşısında kritik düzeyde düşük bir dirence sahiptir. 1/5000 ölçekli nazım imar planının öngördüğü yeşil alan hedeflerinin birçoğunun, kentteki mevcut yapı alanlarıyla çakışması nedeniyle gerçekçi ve uygulanabilir olmadığı tespit edilmiştir. Kentin dirençliliğinin artırılması için acil, uygulanabilir ve doğa temelli çözümleri içeren yeni bir planlama paradigmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Doctoral Thesis
    'Altamāsukü'n-Naṣṣiyyu Fī Almacmūʿāti'l-Qaṣṣiyyati Lisanaʾi'ş-Şaʿlān'
    (2025) Aljumaılı, Nabaa Hasan Ali; Çınar, Mehmet Şirin
    Metinsel ittisak/tutarlılık olgusu, metinlere ilişkin bilimsel yaklaşımları, metin yapısına dair tutumları ve metni biçimsel olarak tutarlı kılan unsurları farklı biçimlerde ele alan bir kavramdır. Çünkü metinler, yazarın yaratıcı satırlar aracılığıyla dile getirmek istediği amaca hizmet eden, dilsel ve anlamsal unsurların birbirine bağlı ağından oluşur. Yazar, bu unsurları belirli bir düşünsel bakış açısıyla örer; ancak bu bakış açısının gerçekleşemesi, dilbilimciler tarafından sınıflandırılan ve ayrıntılı biçimde incelenen metinsel ittisak/tutarlılık olgusunun ölçütlerine bağlıdır. Bu ölçütler, metnin anlam düzlemini ve yaratıcı hayal gücünün ortaya koyduğu sanatsal bütünlüğü belirlemede temel hareket noktasını teşkil eder. Dolayısıyla da hem klasik hem de modern dönemde araştırmacıların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Her ne kadar metin dilbilimi günümüzde modern dilbilimin alt disiplinlerinden biri olarak kabul edilse de bu alanın kökleri aslında on beş asır öncesine, özellikle Arap dil bilginlerine ve bu çerçevede el-Câhız'a (ö. 255/868) kadar uzanmaktadır. el-Câhız'ın eserleri, modern birçok bilim dalının temellerine işaret eden ansiklopedik bir mahiyet taşımaktadır. Bununla birlikte, klasik dönem belagat âlimleri, eleştirmenler ve müfessirler tarafından gerçekleştirilen metin incelemelerine ilişkin çalışmalar, pek çok metin çözümleme ve metinsel analiz kavramının işlevsel bir çerçeveye kavuşmasına zemin hazırlamıştır. Zira belagatçilerin ve edebî eleştirmenlerin analiz ettiği metinler ile tefsir ve Kur'an ilimleri alanında çalışan âlimlerin yorumladığı Kur'ânî metinler, hem klasik dönem araştırmalarının hem de erken söylem çözümlemelerinin temel malzemesini teşkil etmiştir. Bu durum, metinlerin biçimsel bağdaşıklığına ilişkin araştırmaların, bizi eski eleştiri geleneğinde sıkça tartışılan anlam ve yapı (meʿnâ ve mebnâ) ilişkisine götürdüğünü göstermektedir. Ayrıca modern Arap dilbiliminin ortaya koyduğu yapısal ve metinsel çözümlemeler de bu köklü gelenek üzerine inşa edilmiştir. Zira metin, sözdizimsel, biçimbilimsel, sesbilimsel, sözcüksel ve anlamsal düzeylerin bütüncül şekilde etkileşimiyle oluşan dilsel bir yapı arz etmektedir. 'Metin' terimi, özellikle metin bilimi, metin dilbilimi ve metin dilbilgisi gibi alanların ortaya çıkışıyla birlikte modern dilbilim çalışmalarında özel bir önem kazanmıştır. Metinsellik alanında çalışan araştırmacılar arasında kavramın tanımına ilişkin belirgin görüş ayrılıkları meydana gelmiş ve farklı yönelimler ve kuramsal yaklaşımlar neticesinde terim, çeşitli anlam boyutlarıyla ele alınmıştır. Bununla birlikte, metin genel anlamıyla çözümleme süreçlerine ve bağdaşıklık ile tutarlılık ilişkilerinin ortaya konulmasına imkân sağlayan düzenli bir yapı olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, dilsel çözümlemelerde parçacı bakış açısından bütüncül bakış açısına geçişin; başka bir ifadeyle, tümce merkezli analizden metin merkezli inceleme anlayışına yönelişin temelini teşkil etmiştir. Uzun süre boyunca dilbilimcilerin ve nahivcilerin ilgisi, çözümlemeye elverişli en büyük birim olarak görülen tümce üzerinde yoğunlaşmıştır. Ancak dilbilimsel düşünce, 1960'lı yılların sonlarına doğru bu anlayıştan uzaklaşmaya başlamış; dilsel incelemelerin tümceyi aşan daha geniş ve işlevsel bir düzlemde yürütülmesi gerektiğine yönelik çağrıların artmasıyla birlikte metin dilbilimi yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Bu yeni yaklaşım, farklı yönelimleri ve kuramsal temelleriyle birlikte, metinleri ve söylemleri belirli kurallar, ilkeler ve yöntemler doğrultusunda betimleme ve çözümleme amacını taşımaktadır. Salah Fadl'a göre metin dilbilgisi, metnin yapısını ve onun birimleri arasındaki iç düzeni ifade eden bir kavramdır. Bu yapı, küçük ölçekli unsurlardan daha geniş yapılara kadar farklı düzlemlerde gözlemlenebilen soyut bir örgütlenme biçimini temsil eder ve nihayetinde metni, kendi başına varlık kazanan bütüncül bir yapı olarak ele alır. Batı'da metinsel tutarlılık ve ittisak kuramları açısından en önemli katkılardan biri, Salah Fadl'ın Belâgatü'l-Hitâb ve ʿİlmü'n-Nass adlı eserinde de vurguladığı üzere, Robert de Beaugrande'ın ortaya koyduğu yaklaşımdır. De Beaugrande, metinsel bağdaşıklığı ve tutarlılığı belirleyen yedi temel ölçüt ortaya koymuştur: bağlama, bütünleşme, niyetlilik, kabul edilebilirlik, durumsallık, bilgilendiricilik ve metinlerarasılık. Mezkûr bu ölçütler, bu tezde Senâ Şaʿlân'ın öykü metinlerinde biçimsel tutarlılık ölçütlerinin incelenmesine odaklanan araştırmamızın kuramsal temelini oluşturmaktadır. Çalışmanın amacı, söz konusu metinlerde metinsel bağdaşıklığın hangi yöntemlerle kurulduğunu ve bu bağdaşıklığın metnin iletisi ve sanatsal işleviyle nasıl bütünleştiğini ortaya koymaktır. Metin dilbiliminin temel konusu, dilsel metni betimleyici ve çözümleyici bir bakış açısıyla inceleyerek onun ittisak/tutarlılık ve düzenlilik çerçevesinde yapı kazanmasını sağlamaya dayanır. Bu yaklaşım, aynı zamanda araştırmacının çalışmasında izlediği yöntemin zeminini oluşturmaktadır. Dilsel bir metnin dilbilimsel açıdan incelenebilmesi, metni kendi içinde tutarlı, bütüncül ve bağımsız bir yapı hâline getiren birtakım dilsel araçların varlığını da zorunlu kılar. Söz konusu araçlar metin içi ittisak/tutarlılık, bütünleşme ve edimsel boyut biçiminde somutlaşmakta; her biri metnin örgüsünü belirleyen ve bütünlüğünü tesis eden çeşitli mekanizmaları içermektedir. Bu doğrultuda metin dilbilimi, metinlerin yapısını ve oluşum süreçlerini inceleyerek onların iletişimsel, toplumsal ve psikolojik ilişkilerini kuşatmayı amaçlayan kapsamlı bir bilim alanı addedilir. Bu metinsel mekanizmalar aracılığıyla Senâ Şaʿlân'ın öykülerine, metin dilbilimi çerçevesinde bir yaklaşım ortaya konulmaktadır. Söz konusu öykülerdeki dilbilimsel üslup özellikleri, metni bağımsız bir eksen haline getiren sözdizimsel ve sözvarlıksal ittisak/tutarlılık unsurlarıyla birlikte ele alınmakta ve bu bağlamda değerlendirilmektedir. İttisak/tutarlılık, metin parçaları arasındaki ilişkiyi güçlendiren ve anlamın alıcıya doğru ve eksiksiz biçimde iletilmesini sağlayan temel bir unsurdur. Bu kavram ve ona ilişkin araçlar, Halliday ve Ruqaiya Hasan tarafından 1976 yılında yayımlanan yayımlanan 'El-ittisak/tutarlılık fi el-luğati el-İnklîziyye' adlı eserde sistematik bir çerçevede ele alınmıştır. Ayrıca Van Dijk, De Beaugrande ve diğer araştırmacıların çalışmaları da bu alana önemli katkılar sunmuştur. İttisak/tutarlılık, anlam ile biçim arasındaki uyumu sağlayarak dilsel iletişimin amaçlarına uygun biçimde işleyen bütüncül yapıyı tesis eder. Her metin, kendi içinde bağımsız bir bütün olup yazarın düşüncelerini dilin kuralları, ilkeleri ve bağlamsal imkânları çerçevesinde ifade ettiği bir yapıdır. Bu kurallardan sapmalar, anlamın zedelenmesine veya düşünsel yönelimin bozulmasına sebebiyet verebilmektedir. Dolayısıyla metin, tüm unsurları arasında uyum ve bütünlük gerektiren bir yapı olarak değerlendirilmelidir.
  • Doctoral Thesis
    Çevresel Tahribat Olmaksızın Ekonomik Büyüme Mümkün Mü? Tapio Ayrışma Bölgeleri Çerçevesinde OECD Ülkeleri Üzerine Panel Kantil Regresyon Analizi
    (2025) Doğan, Muhamed Sabri; Mollavelioğlu, Muhammed Şükrü
    Endüstrileşmeyle birlikte meydana gelen üretim artışı ve giderek artan dünya nüfusu beraberinde enerji tüketiminde yükselişe neden olmaktadır. Ortaya çıkan bu enerji talebinin büyük bir kısmı ise fosil yakıtlardan elde edilmekte ve bu durum karbondioksit (CO₂) emisyonlarını yükselterek çevresel kalitede bozulmalara neden olmaktadır. Ekonomik büyüme beraberinde çevresel kirlilik meydana getirmekte ve dolayısıyla ekonomik büyüme ile çevre arasındaki ilişki dengesizleşmekte ve geri dönülmesi imkânsız sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Ekonomik büyüme ve çevresel kirliliğin ayrıştırılması, sürdürülebilir bir gelecek açısından hem politika yapıcılar hem de araştırmacılar için cevap bulunması gereken önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, ekonomik büyüme ve CO2 emisyonlarının ayrıştırılmasında, Tapio ayrıştırma endeksini kullanarak farklı ayrışma bölgeleri için ayrışmaya neden olabilecek değişkenlerin (ekonomik büyüme, yenilenebilir enerji tüketimi, insani gelişme endeksi, çevre vergileri ve doğrudan yabancı yatırımların) etki yönlerini belirlemektir. Çalışmada 38 OECD ülkesine ait 1995–2023 dönemini kapsayan veriler kullanılmıştır. Çalışmada panel kantil regresyon yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, OECD ülkelerinde ekonomik büyüme ile CO₂ emisyonları arasındaki ilişkinin ülkeler arasında heterojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. İnsani gelişme düzeyinin I. ve IV. bölgelerde ayrışmayı zayıflattığı elde edilirken, yenilenebilir enerji kullanımı ve çevre vergilerinin ise ayrıştırmayı III. (zayıf negatif ayrışma, gerileyen birleşme ve gerileyen ayrışma) ve IV. (güçlü ayrışma) bölgelerde güçlendirdiği tespit edilmiştir. Ayrıca doğrudan yabancı yatırımların ise tüm bölgelerde ayrışma esnekliği üzerinde negatif olmasına rağmen I. ve IV. bölgelerde ayrışmayı güçlendirmektedir. Bu bulgular, çevresel kirliliğe yol açmadan sürdürülebilir bir büyümenin mümkün olabilmesi için yenilenebilir enerji yatırımları ile çevre vergilerinin etkin şekilde uygulanmasının ve doğrudan yabancı yatırımların ise çevresel standartları çerçevesinde yönlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrıca genel bir çözüm yolundan ziyade her bir ülke özelinde bulunduğu ayrışma bölgesi göz önünde bulundurularak ekonomik ve çevresel politikaların uygulanması, büyüme ve emisyon ilişkisinin daha sağlıklı bir hal alacağını göstermektedir.
  • Doctoral Thesis
    Van Kedilerinde Regio Abdominis Cranialis'te Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Morfometrik Ölçümler
    (2025) Yardımcı, Mahmut; Soygüder, Zafer; Göya, Cemil
    Yardımcı M. Van Kedilerinde Regio Abdominis Cranialis'te Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Morfometrik Ölçümler, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Anatomi Anabilim Dalı, Van, 2025. Van kedisinin varlığı otuz dört milyon yıl öncesine kadar bilinmektedir. Van kültürünün bir parçası haline gelmiş olan Van kedisi diğer kedi ırklarına göre bazı morfolojik ve fiziksel farklılıklar taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, Van kedilerinde cavum abdominis cranialis içerisinde yer alan bazı organların (dalak, duodenum, karaciğer ve mide) manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile bazı morfometrik ölçümlerinin araştırılmasıdır. Çalışmada, sekiz dişi ve sekiz erkek olmak üzere dört yaş ve yaklaşık aynı canlı ağırlığında toplam 16 erişkin Van kedisi kullanıldı. Hayvanlar, ketamin-xylazin kombinasyonu ile anesteziye alınarak MRG cihazı ile sagittal, axial ve coronal kesitli görüntüler alındı. Çalışmaya ait tüm kesitler tıpta dijital görüntüleme sistemi (DICOM) formatında iş istasyonuna yüklendi, görüntü arşivleme sistemi (Enlil PACS) üzerinden, standart radyolojik kalibrasyon araçları kullanılarak (milimetre cinsinden) morfometrik değerlendirme yapıldı. Elde edilen parametreler cinsiyete göre karşılaştırma yapıldı. Dişi hayvanlar ile karşılaştırıldığında erkek hayvanların karaciğer ve midelerinin daha büyük olduğu, öte yandan dişi hayvanlarda ise erkeklere göre duodenum ve dalağın daha büyük olduğu ve aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak, veteriner anatomi alanında hayvanların hayatlarını sonlandırmadan ve hayvanlara herhangi bir zarar vermeden MRG yöntemi ile morfometrik çalışmaların yapılabileceği ve böylece birçok bilimsel çalışmaların yürütülebileceği ortaya konulmuştur.
  • Doctoral Thesis
    Fonksiyonel Lor Üretiminde Mikroenkapsüle Probiyotik İlavesinin Muhafaza Süresince Canlılık Düzeyleri ve Ürünün Bazı Kalite Parametreleri Üzerine Etkisi
    (2025) Korkmaz, Kübra; Tunçtürk, Yusuf
    Bu çalışmada, peynir altı suyunun ısısal denetürasyonu ile serum proteinlerinden elde edilen Lor peynirini probiyotik ilavesi ile fonksiyonel hale getirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla Lb. acidophilus ATCC 4356 ve B. bifidum iki ayrı probiyotik suş koaservasyon metoduyla enkapsüle edilmiştir. Kaplama materyaline probiyotiklerin gelişimini teşvik etmek ve dış faktörlere karşı korunmalarını sağlamak amacıyla fruktooligosakkarit (FOS) ve inülin gibi iki ayrı prebiyotik madde eklenmiştir. Lor'a süzme öncesi ve sonrası olmak üzere iki ayrı aşamada eklenen serbest ve mikroenkapsüle probiyotiklerin canlılık düzeyleri ve gastrointestinal koşullara karşı stabilitesi araştırılmıştır. Depolamanın 1, 7, 15, 21 ve 30. günlerinde peynirlerin genel bileşim, biyokimyasal ve mikrobiyolojik analizleri 1, 15 ve 30. günlerinde ise uçucu bileşen analizleri yapılmıştır. Ayrıca elde edilen kapsüllerin boyut ve morfolojik özellikleri taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanılarak incelenmiştir. Çalışmada, her iki probiyotik ve kaplama formu için de probiyotiklerin kapsül içinde tutulduğu ve mikrokapsüllerin başarılı bir şekilde elde edildiği SEM görüntüleri ile desteklenmiştir. Enkapsüle edilmiş bakteriler, mide (pH 1.5) ve safra (%2) ortamına karşı serbest bakterilere göre önemli ölçüde (p<0.05) daha yüksek canlılık göstermiştir. Genel olarak serbest bakterilerde 4 logaritmik birim azalış meydana gelmişken, enkapsüle olanlar için bu azalış yaklaşık 2 logaritmik birim ile sınırlı kalmıştır. Probiyotik canlılığı, enkapsüle probiyotik eklenmiş örneklerde daha fazla olmakla birlikte muhafaza süresince genel olarak tüm peynir örneklerinde korunmuş hatta artış göstermiş olup depolama sonunda canlı hücre sayısı >8 logaritmik birim olarak belirlenmiştir. Maya küf değerleri ise dikkat çekici bir şekilde depolama boyunca önemli ölçüde azalış göstermiştir (p<0.05). Lor peyniri örneklerinin kuru madde, protein, yağ gibi değerleri genel olarak depolama süresince pek değişmemiş ancak kapsül ilave formu ve zamanı gibi faktörlerin bu parametreler üzerindeki etkisi önemli bulunmuştur (p<0.05). Genel olarak ilerleyen depolama süresince pH değerlerinde düşme, buna paralel olarak titrasyon asitliği değerlerinde artışlar meydana gelmiştir. Lipoliz ve lipoliz ile uyumlu olarak serbest yağ asitleri konsantrasyonlarının da tüm peynir örneklerinde depolama süresince artış gösterdiği belirlenmiştir. Proteoliz değerleri, ilerleyen depolama süresine bağlı olarak artış göstermiş olup enkapsüle ve serbest probiyotik eklenmiş peynirler arasında bir farklılık meydana gelmemiştir. Elektroforetik analizlerde depolama boyunca ileri düzey parçalanma ürünleri oluşmamış olup Lor peyniri üretimi gereği β-laktoglobulin ve α-laktoalbumine ait serum protein bantları baskın bulunmuştur. Lor örneklerinde uçucu bileşen olarak ester, alkol, aldehit, alkan, keton, terpen ve uçucu asit bileşikleri tanımlanmış olup konsantrasyonları genel olarak depolama süresine bağlı artış göstermiştir. Çalışmada elde edilen tüm sonuçlara göre, fonksiyonel özellikleri arttırılmış bir Lor peynir üretmenin probiyotik bakterilerin canlılıklarını koruması için uygun bir taşıyıcı olabileceği, mikroenkapsüle probiyotik eklenmiş olanlarda ise probiyotik canlılığının daha fazla korunabileceği gözlemlenmiştir. Kapsülleme işlemi, probiyotik suşların gastrointestinal stabilitesini arttırmış, böylece probiyotik bir ürün için beklenen sağlık yararlarından da faydalanılabilineceğini ortaya koymaktadır. Duyusal analizler de böyle bir ürünün alışılmış Lor peynirinden farklı algılanmadığı ve ticarileştirilmesi için bir engel olmayacağını ortaya koymaktadır.
  • Doctoral Thesis
    Cumhuriyet Dönemi Kültür Ekseninde İstanbul'da Yeme İçme Alışkanlığının Mutfak ve Mekânlar Üzerinde Değişimi (1923-1960)
    (2025) Yargun, Ferit Ercan; Yücebaş, Ferit
    İstanbul'da mutfak kültürü, esasında orta Asya'dan Anadolu'ya, farklı tarihi evrelerinde değişime uğrayan ve değişimle gelişen Türk mutfak kültürünün uzantısıdır. Bahsi geçen Türk mutfağı geçmişindeki değişimi sağlayan ve Anadolu'ya aksetmesinde en büyük unsurlardan biri de göçler olmuştur. Türkler göçebe bir topluluk olarak tarihin muhatap aldığı birçok alanda iz bıraktıkları gibi yeme içme kültüründe de boy göstermişlerdi. Çadırdan başlayıp imparatorluğa uzanan ve üç kıtada boy gösteren Osmanlı'nın dünya tarihinde etkin rol oynadığı gibi İstanbul'un fethi ile mutfak alanında kültürel izler bıraktığı ve Cumhuriyet dönemi mutfak temellerinin asıl yapı taşının oluşturduğu tartışılmaz bir gerçektir. Osmanlı döneminde İstanbul'un başkent olması ve imparatorluğun en önemli ticari merkezlerinden olmasının avantajını kullanabilmesi, geniş yelpazede zengin gıda çeşitliliğini erişebilme kolaylığına sahip olmasını sağlamıştır. Aynı zamanda saray mutfağının ayrıcalıklı bir mutfak olması İstanbul mutfağının zenginliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri olmuştur. Yapısı itibari ile Osmanlı İmparatorluğu birçok farklı etnik köken, farklı ulus ve medeniyetleri bünyesinde bulundurmuş olması, mutfakta 'çeşitliliği' sağlamıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanan bir mutfak deneyimini bünyesinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu, çağlar boyunca zenginleşmiş ve 'sürekliliği' baz alarak çok kültürlü kozmopolit bir mutfak yapısıyla İstanbul mutfağını zengin kılmıştır. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte modern İstanbul mutfağı, Osmanlı medeniyetinin geleneksel mutfak mirasını koruyarak Osmanlı mutfağı temelleri üzerinde hep yol almıştır. Asimile olmaya kapalı fakat yeniliklere 6 hep açık bir anlayışla İstanbul mutfağı şekillenmiş, farklı evrelerden de geçerek büyük değişimler ve yeniliklere şahit olmuştur. Zengin Osmanlı mutfağının mirası üzerine inşa edilen bu yeni dönem, modern ile geleneksel olanın arasında bir denge kurarak İstanbul'un kendine has bir lezzet yelpazesini oluşturmuştur. Cumhuriyet ile birlikte yaşanan sosyal ve kültürel değişimler, İstanbul'un gastronomik kimliğini birçok yönüyle etkilemiştir. Günümüz oturma düzenine sahip olmayan ve modernlikten uzak aş evleri, yemek dükkânları, kahvehaneler ve meyhaneler dışında pek fazla sosyal mekânlara sahip olmayan Osmanlı İstanbul'unun son evrelerinde Tanzimat ve Islahat Fermanları sonucu azınlıklara imtiyazlar ve geniş haklar sunulmuştur. Yaşanan bu hadise yabancı etkisini İstanbul'un sosyal hayatında göstermeye başlamıştır. Kırım Savaşı'nda ise Avrupalı devletlerden yardım alınması ve Avrupa'dan gelen askerlerin aileleriyle İstanbul'a yerleşmesi sonucunda İstanbul'da adeta bir yabancı istilası olmuştu ve İstanbul yoğun bir Levanten kültürü etkisi altına girmiştir. Alaturka-Alafranga mutfak tarzı gibi yeni denklemlerle tanışmıştır. Bu uzantının sonucunda tabureli mekânların yerini Avrupai masa ve sandalyeler düzeninin olduğu mekân anlayışına bırakması ile İstanbul yeme-içme, eğlence ve sosyal mekânları açısından yeni bir kimlik kazanmıştır. 1917 tarihi itibari ile Rusya'da yaşanan ihtilal sonrası, Rusya'da yaşayan belli bir kitlenin göç hareketine sebep olmuştu. Dünyanın birçok yerine yayılan Beyaz Ruslar olarak tabir edilen bu göçmenler arasında İstanbul'u tercih edenlerin sayısı neredeyse yüzbinleri bulmaktaydı. Beyaz Rus göçü furyası ile İstanbul mutfağı menüsü mekân çeşitliliği ile zenginliğin doruğuna çıkmıştı, zira Ruslar hizmet sektöründe büyük bir tecrübeye sahiptiler. Özellikle İstanbul, lokantalar pastaneler dışında eğlence, kumar ve gece hayatına dair yeniliklerle tanışmıştı ve zengin yemek çeşitliliği ile İstanbul menü yelpazesi genişlemiştir. 1923 yılında Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle beraber, Cumhuriyetin modern dinamiği her alanda kendini göstermiş, bu durum mutfak ve mekân anlayışı üzerinde de etkili olmuştur. Bu süreçle birlikte mutfaktaki gelişim ivme kazanmış, mutfak ve yeme içme kültüründeki bu gelişim sürekli hale gelmiştir. Örnek olarak gerek zengin bir içeriğe sahip yemek kitaplarının basılması gerekse de yemek okulları ve enstitüler vasıtası ile öğrenilen birçok yeni tarif ve pişirme teknikleri sayesinde mutfak kültür anlayışı da bir gelişim içerisine girmiştir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte Beyoğlu, bir zamanların gözdesi olan Galata'ya 7 nispeten daha da tercih edilir hale gelmiştir. Ayrıca hem Rus mutfak kültürünün hem de Levanten kültürünün etkisinin devam ettiği bu dönemde İstanbul'da birçok mekân açılmıştır. Bu kapsamda içinde restoranı olan oteller, çok sayıda insanın bir arada oturabileceği geniş ve müzik eşliğinde yemek yenilen mekânlar, opera, balo salonları ve kumarhaneler gibi birçok mekân faaliyete geçmiştir. Geleneksel meyhaneler yerini içkili restoran, bar ve birahanelere; tabureli kahvehaneler ise yerlerini artık masa sandalye düzeninin olduğu, bayan ve erkeğin bir arada oturabildiği sosyal mekânlara bırakmıştır. Bütün bu unsurlar günümüz modern dünyasında, tercih ettiğimiz menü ve rağbet gösterdiğimiz mekânların temel taşını oluşturmuştur. Bu gelişmelerin yanında Cumhuriyet'in henüz ilk dönemlerinde 1929 yılında dünya geneline nüfuz eden ekonomik buhran, gıda ekonomisini ciddi anlamda tesiri altına almıştır. Bu tarihten sonra krizin etkileri daha tam anlamıyla atlatılamamışken, II. Dünya Savaşı'nın vuku bulması gıdaya erişimi zorlaştırmış ve yeme içme kültürünü olumsuz yönleriyle etkilemiştir. Türkiye her ne kadar II. Dünya Savaşı'na fiilen katılmamış olsa da savaşın birçok sıkıntısını en derin bir şekilde yaşamıştır. Bu sıkıntıları bertaraf edebilmek amacıyla bazı ek vergiler çıkarılmıştır. Bu vergilerden biri olan Varlık Vergisi ile yeme içme sektörünün önemli bir kısmını elinde bulunduran azınlıkların etkisi azalmaya başlamıştır. Diğer taraftan artmakta olan gıda fiyatlarının ardından ekmek ihtiyacının karşılanabilmesi amacıyla ekmeklik buğday unuyla yapılan ürünlerin (pasta çörek, kek, sandviç ekmeği) imalatı ve satışında sınırlamalar getirilmiş ve yaptırımlar söz konusu olmuştur. Bu durum pastane, lokanta gibi sektörlerin menü çeşitliliğini olumsuz etkilemiştir. Aynı şekilde ekmek karnesi uygulamasıyla günlük tüketilmesi gereken ekmek miktarı devlet tarafından belirlenmiş ve kişi başına düşen gıda miktarı ve kalitesi düşmüştür. Diğer taraftan bu dönemde elektrik verilen bölge sayısında artış gözlenmiştir. Elektrik dağıtımı yavaş yavaş şehir geneline yayılınca mutfak alanındaki teknolojik yenilikler de bu duruma kayıtsız kalamamış, buzdolabı ve gazlı fırınlar İstanbulluların mutfağında yerini almaya başlamıştır. Bunun sonucunda da yemek yapımında ve muhafazasında yeni pratikler doğmuştur. Savaş sonrasında yemek ve mutfak kültüründe gelişmeler artarak devam etmiştir. Özellikle CHP döneminde başlayıp Demokrat Parti döneminde de devam eden Amerika ile olan ikili ilişkiler neticesinde dolaylı olarak Amerika kültürlü hippi modasının İstanbul'u etkisi altına aldığı görülmektedir. 8 Amerikanvari sandviç, hamburger gibi fastfood tarzı yiyecekler menülerde yer bulmaya başlamış ve Amerika filmlerinde gördüğümüz bar ve fastfood hizmeti sunan mekânlar açılmıştır. Cazz müziği ve Cazz barlar da 1950'lerden sonra özellikle İstanbul'da rağbet görmeye başlamıştır. 1955 yılında gerçekleşen 6-7 Eylül olayları nedeniyle Beyoğlu'nda istenmeyen bazı olayların yaşanmasına neden olmuştur. Bütün bu yaşananlar, yeme içme sektörünün belli bir kısmını elinde bulunduran bazı azınlıkların, yavaş yavaş İstanbul'dan ayrılmalarına ve yol açmış ve farklı bir mutfak kültürünün oluşmasına da zemin hazırlamıştır. DP iktidarının özellikle imara verdiği önem ile İstanbul'da ulaşım, eğitim, sağlık gibi sosyal hayata dair olanakların gelişmesi, İstanbul'un hep bir cazibe merkezi olmasını ve dolaylı olarak da birçok bölgeden göç almasını tetiklemiştir. Özellikle çoğunlukla Güney, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'dan (Hatay, Antep, Urfa, Diyarbakır, Van) İstanbul'a göçler vasıtası ile Doğu, Güneydoğu ve Güney Bölgesi kültürüne has lahmacun, Adana kebap, içli köfte, yöresel mezeler gibi birçok lezzetlerle tanışılmıştır. Ayrıca bu bağlamda ocak başı, ciğerci, kebapçı ve lahmacuncu gibi sundukları lezzetleri ile özdeşleşmiş yerel lokantalar açılmaya başlanmıştır. Böylece İstanbul'da özellikle Doğu ve Güney bölgesi kültürü ile harmanlanmış bir mutfak sentezi doğmuştur. Bunun yanında Rusya'ya göç etmiş olan Karadenizlilerin yurda geri dönmesi ve orada öğrendikleri pastacılık, fırıncılık ve hamur işleri deneyimleri ile İstanbul'a hamur işleri zevkini de yaşatması da İstanbul mutfağı için ayrıca bir zenginlik kaynağı olmuştur. Bu göçler neticesinde de İstanbul farklı kültür ve coğrafyaların da hayat bulduğu merkez odağı haline getirmiştir.
  • Doctoral Thesis
    Bingöl İlinde Gıda Olarak Tüketilen Bazı Yabanibitkilerin Biyolojik Aktivitelerinin Belirlenmesi
    (2026) Alaca, Kevser; Baştürk, Ayhan
    Bu çalışma, Bingöl ilinde doğal olarak yetişen ve yöre halkı tarafından gıda olarak değerlendirilen Orignanum acutidens, Mentha longifolia, Anchusa azurea, Arum rupicola ve Rumex scutatus türlerine ait yenilebilir yabani bitki (YYB)'lerinin biyolojik aktivitelerinin kapsamlı biçimde belirlemesi amacıyla yürütülmüştür. Bitkilerin uçucu bileşen profilleri, antioksidan, antimikrobiyal, antidiyabetik ve antikanser aktiviteleri kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Bitkilerin uçucu yağ bileşenleri Gaz Kromatografisi Kütle Spektrometresi (GC–MS) yöntemiyle tanımlanmış, antioksidan aktiviteleri ise DPPH ve ABTS radikal süpürme testleri ile değerlendirilmiştir. Ayrıca toplam fenolik, flavonoid ve tanen içerikleri spektrofotometrik yöntemlerle analiz edilmiştir. Antidiyabetik etkiler, α-amilaz ve α-glukozidaz enzim inhibitörliği testleriyle; antikanser etkiler ise Caco-2 insan kolon kanseri hücre hattı üzerinde WST-1hücre canlılık testi ile değerlendirilmiştir. Uçucu yağ analizleri sonucunda bitkilerin kimyasal profillerinde hidrokarbonlar, aldehitler, alkoller ve ketonlar gibi farklı bileşiklerin baskın olduğu tespit edilmiştir. Özellikle O. acutidens ve M. longifolia türlerinde karvakrol, sabinene, limonene ve -terpinene bileşiklerinin yüksek oranlarda bulunduğu belirlenmiştir. Bulgulara göre, O. acutidens DPPH testinde (IC50 40.90 g/mL) ve ABTS testinde (IC50 21.87 g/mL) türleri güçlü antioksidan aktivite göstermiştir. R. scutatus'un α-amilaz enzimi üzerinde belirgin inhibitör etki (148.33 mg ACAE/g) gösterdiği, O. acutidens'in ise α-glukozidaz (147.66 mg ACAE/g) inhibisyonunda öne çıktığı tespit edilmiştir. Tüm bitki ekstraktları, Caco-2 hücrelerinde anlamlı düzeyde antikanser etki sergilemiştir. Elde edilen sonuçlar, incelenen bitkilerin doğal antioksidan, antidiyabetik, antimikrobiyal ve antikanser ajanlar açısından potansiyel kaynaklar olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular, Bingöl florasında yer alan yenilebilir yabani bitkilerin hem fonksiyonel gıda üretiminde hem de farmasötik araştırmalarda değerlendirilmesine için bilimsel bir temel oluşturmaktadır.
  • Doctoral Thesis
    Atatürk Dönemi Türk Romanında Ötekileştirme (1923-1938)
    (2025) Yıldız, Mehmed Ali; Canatak, Abdulmecit
    Bu çalışma, Atatürk dönemi Türk romanında 'ötekileştirme' olgusunu ele almaktadır. 1923-1940 yılları arasında yayınlanan romanlar, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus inşa sürecinde edebiyatın oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Bu dönemde yazılan eserlerde, milliyetçi ve modernleşme odaklı ideolojilerin etkisiyle, toplum içinde 'biz' ve 'onlar' ayrımının oluşturulduğu gözlemlenmektedir. Tezde, romanlarda ötekileştirilen birey ve gruplar; etnik kimlik, dini inanç, kültürel farklılıklar ve siyasal görüşler açısından incelenmiş ve bu ayrımcılığın edebi anlatıdaki yansımaları çözümlemeye tabi tutulmuştur. Bu bağlamda, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin ve Peyami Safa gibi yazarların eserleri inceleme kapsamına alınmıştır. Elde edilen bulgular, erken Cumhuriyet dönemi romanlarında ötekileştirmenin yalnızca toplumsal ve siyasal bir olgu değil, aynı zamanda metnin kurgusal yapısını belirleyen edebî bir araç olarak da işlev gördüğünü göstermektedir. Çalışmamızı yorumlama üzerine şekillendirdik. Metinleri devir, şahsiyet ve eser bağlamında analiz eden yöntemleri esas aldık. Yorum yapılırken bahsi geçen romanlarla ilgili yazılan kitapları, tezleri ve makaleleri okuyarak ilgili yerlerden alıntılarla destekledik.
  • Doctoral Thesis
    Pankreas Kanser Antijeni 19.9 Belirlenmesi için Nanoyapı Temelli Elektrokimyasal İmmünosensör Geliştirilmesi
    (2025) Salman, Fırat; Kazıcı, Hilal Çelik
    Nanoyapı temelli biyosensörler, ucuz üretim teknolojileriyle birleştirildiğinde klinik olarak önemli kanser biyobelirteçlerini tespit etmek için basit ve hassas cihazlar sunabilir. Bu nedenle bu tez kapsamında kanser belirteci karbonhidrat antijeni 19-9'u (CA19-9) hassas bir şekilde saptamak için etiketsiz bir elektrokimyasal immünosensör geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bunun için çok duvarlı karbon nanotüp (MWCNT), indirgenmiş grafen oksit (rGO) ve molibden disülfür (MoS2) destekli paladyum, altın ve gümüş nonopartikülleri hazırlanmıştır. Bu nanomalzemeler kimyasal indirgeme ve hidrotermal yöntem kullanılarak hazırlanmıştır. Nanoyapıların yüzey karakterizasyonu taramalı elektron mikroskobu (SEM), enerji dağılımlı x-ışını spektroskopisi (EDX), yüksek çözünürlüklü geçirimli elektron mikroskobu (HRTEM), x-ışını kırınımı (XRD) ve x-ışını fotoelektron spektroskopisi (XPS) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Yüzey baskılı karbon elektrot (SPCE) kullanılarak CA19-9'u tespit etmek için yeni bir platform hazırlanmıştır. SPCE yüzeyi karakterize edilen nanomalzeme tabakası üzerine antikor ve antijen immobilize edilerek modifiye edilmiştir. İmmünosensörün hazırlanma aşamaları elektrokimyasal yöntemlerden döngüsel voltametri (CV) ve kare dalga voltametrisi (SWV) ile karakterize edilerek sensör özellikleri incelenmiştir. SPCE yüzeyinin MoS2 ve AuPd/MoS2-rGo ile modifikasyonu, biyosensörün analitik performansını önemli ölçüde iyileştirerek, yalnızca rGO ile hazırlananlara göre daha üstün sonuçlar gösterdi. Biyosensör geniş çalışma aralığı 0,015-108 U/mL ve 0.0042 U/mL'lik nispeten düşük bir tespit sınırı sergilemiştir. Tekrarlanabilirlik 10 tekrarlı ölçümle, yeniden üretilebilirlik ise farklı zamanlarda hazırlanan 6 ayrı elektrotla başarıyla incelenmiştir. Geliştirilen sensörün, hedeflenen biyobelirtecin uygun maliyetli, hızlı ve etiketsiz tespiti sayesinde hastalık teşhis ve tedavi sürecinin bir parçası olabileceği öngörülmektedir.
  • Doctoral Thesis
    Karâfî'ye Göre Hz. Peygamber'in Tasarrufları ve Haber Teorisi
    (2025) Tekin, Davut; Özmen, Ramazan
    Bu çalışma, Şihâbuddîn el-Karâfî'nin (ö. 684/1285) Hz. Peygamber'in tasarruflarına, fillerine ve haber teorisi bağlamında hadis usûlüne dair görüşlerini incelemektedir. Mısır'da yetişen ve ilmî şahsiyetini burada oluşturan Karâfî, Mâlikî mezhebine mensup olup İslâm hukukuna derin tesirlerde bulunmuş mümtaz bir âlimdir. Çalışmanın ilk bölümünde Karâfî'nin yaşadığı VII./XIII. yüzyılın ilmî ve siyasî şartları ele alınmış; hocalarıyla kurduğu ilişki ve aldığı tedrisatın onun ilmî terbiyesindeki rolü incelenmiştir. Devamında Karâfî'nin şahsiyeti, fıkıh, usûl, kelâm ve aklî ilimlerle geliştirdiği çok yönlü temas çerçevesinde değerlendirilmiş; hadis usûlüne dair yaklaşımının bu zemin üzerinde nasıl teşekkül ettiği gösterilmiştir. Ardından Karâfî'nin Hz. Peygamber'in tasarruflarını yorumlama tarzı ele alınmıştır. Karâfî, Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerini tek bir hüküm kategorisine indirgememiş; bunları tebliğ, fetvâ, kazâ ve imâmet gibi farklı vazifeler bağlamında tasnif ederek her birinin bağlayıcılık derecesini tartışmıştır. Bu tasnif, hadislerin ilmî ve amelî değerini tayinde önemli bir işlev görmüş; sonraki usûlcülere de sağlam bir usûl çerçevesi sunmuştur. Karâfî'nin eserlerinde meseleleri işlerken takip ettiği yöntemin karşılaştırmaya dayalı olduğu görülmektedir. Bu çalışma da onun ilmî üslubuna uygun biçimde, meselenin farklı yönlerini birlikte ele alma gayreti taşımaktadır. Çalışmanın müteakip kısmında Karâfî'nin haber nazariyesi tafsilatlı biçimde incelenmiştir. Mütevâtir ve âhâd haber ayırımına ek olarak literatüre kazandırdığı 'münferid haber' kavramı, bu üçlü taksim arasındaki ilmî mertebe farkları, haberin amel bakımından değeri ve râvînin güvenilirliğini tayinde kullandığı ölçüler değerlendirilmiştir. Karâfî, haberin hakikat değeri ile bilgi ifade etme kudreti arasındaki ilişkiyi usûl, mantık ve dil ilimlerinin kaideleri ışığında tahlil etmiş; bu esnada, şerhini yaptığı Fahreddin er-Râzî'yi (ö. 606/1210) birçok noktada tenkit etmiştir. Bu çalışma, Karâfî'nin usûl anlayışını yalnızca nakletmekle yetinmemiş; onu kendi bütünlüğü içerisinde yorumlayıcı bir yaklaşımla yeniden ortaya koymaya çalışmıştır. Böylelikle klasik hadis usûlü mirasının, günümüz ilmî araştırmalarında daha geniş bir nazarî çerçevede değerlendirilmesine katkı sağlanması hedeflenmiştir.
  • Doctoral Thesis
    2D MXene Esaslı ZnO ve CuO Nanokompozitlerinin Sentezi, Karakterizasyonu, Polietersülfon (PES) Membran ve Çeşitli Biyolojik Uygulamaları
    (2025) Şener, Lokman; Gülcan, Mehmet
    Bu tez çalışmasında, MXene (Ti3C2Tx, Nb2CTx, V2CTx) esaslı altı farklı CuO ve ZnO nanokompozitleri (Ti3C2Tx/CuO, V2CTx/CuO, Nb2CTx/CuO, Ti3C2Tx/ZnO, V2CTx/ZnO ve Nb2CTx/ZnO) sentezlenerek yapısal/morfolojik karakteristikleri FT-IR, XRD, XPS, SEM, SEM-Elementel Haritalama, TEM ve TEM/EDX teknikleriyle ortaya konulmuştur. Hazırlanan altı farklı nanokompozitlerin poli(etersülfon) (PES) membranlarına katılmasının, sığır serum albümini (BSA) filtrasyonu için membranların kirlenme (antifouling) ve geçirgenlik özellikleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Deneysel tasarım kapsamında her bir MXene bazlı nanokompozit %1 sabit derişimde PES matrise dispersiyon şeklinde ilave edilerek kompozit membranlar elde edilmiştir. Elde edilen kompozit membranlar dead-end filtrasyon sistemi ile değerlendirilmiş ve performansları, herhangi bir nanokompozit içermeyen saf PES membran ile karşılaştırılmıştır. Filtrasyon sonuçları, MXene/CuO ve MXene/ZnO içerikli nanokompozit membranların BSA tutma veriminde belirgin iyileşme sağladığını göstermiştir. Kontrol (saf) PES membranı %61.42 BSA tutma oranı gösterirken; Ti3C2Tx/CuO, V2CTx/CuO ve Nb2CTx/CuO içeren tüm kompozit membranlar deney koşullarında %100 BSA giderimi sağladığı ve PES-Ti3C2Tx/ZnO, PES-Nb2CTx/ZnO ve V2CTx/ZnO nanokompozit membranları için de sırasıyla %90.43, %97.65, %93.76 BSA giderme verimliliği elde edilmiştir. Bu bulgu, MXene/CuO ve MXene/ZnO nanokompozit katkısının membran yüzey özelliklerini ve/veya gözenek yapısını değiştirerek anti kirlenme ve ayırma performansını önemli ölçüde artırdığını ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, sentezlenen MXene/CuO ve MXene/ZnO nanokompozitleri in-vitro biyolojik etkinlikler açısından kapsamlı şekilde karakterize edilmiştir. V2CTx/CuO ve V2CTx/ZnO için sırasıyla %90.27, %74.05 oranında antioksidan etkinlik sergilemiştir. Antidiyabetik etkinlik ölçümlerinde V2CTx/CuO, Ti3C2Tx/CuO, Nb2CTx/ZnO, Ti3C2Tx/ZnO sırasıyla %86.42, %96.46, %80.70 ve %82.10 değerleri ile yüksek inhibisyon göstermiştir. DNA etkileşim çalışmaları, tüm bileşiklerin 50 ve 100 mg/L dozlarında tek sarmallı DNA kırılmasına, 200 mg/L dozunda ise çift sarmallı DNA kırılmasına neden olduğunu göstermiştir. Antimikrobiyal değerlendirmeler düşük minimum inhibitör derişim (MIK) değerleri ile bileşiklerin etkin antibakteriyel özellik sergilediğini doğrulamıştır. Ayrıca V2CTx/CuO, Nb2CTx/CuO, Ti3C2Tx/CuO, V2CTx/ZnO, Nb2CTx/ZnO ve Ti3C2Tx/ZnO için sırasıyla %82.79, %98.62, %100, %79.2, %99.80 ve %100 olarak etkili mikrobiyal büyüme inhibisyonu göstermiştir. Ti3C2Tx/CuO ve Ti3C2Tx/ZnO sırasıyla S. aureus ve P. aeruginosa'ya %92.55, %84.22, %97.43 ve %86.92 karşı en yüksek antibiyofilm etkinliği göstermiştir. Ayrıca, %1 V2CTx/CuO, Nb2CTx/CuO, Ti3C2Tx/ZnO, V2CTx/ZnO, Nb2CTx/ZnO ve Ti3C2Tx/ZnO ile katkılandırılmış PES membranlarının antimikrobiyal yüzeyinin sırasıyla %72.58, ii %84.62, %95.49, %76.91, %89.28 ve %98.51 antibakteriyel yetenek sergilediği tespit edilmiştir.
  • Doctoral Thesis
    Cumhuriyet Dönemi Su Politikası (1923-1950)
    (2025) Deniz, Abdulhamit; Kardaş, Abdulaziz
    Cumhuriyet Dönemi'nde bayındırlık, sağlık ve iktisadi alanda önemli adımlar atılmıştır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu kalkınmayı sağlamak amacıyla sulama ve ıslah faaliyetlerine de girişilmiştir. Suyun sağladığı imkanlardan yararlanılamadığından bazı bölgelerde kuraklık sorunu ortaya çıkmıştır. Suların izole edilememesi, sıtma hastalığına yol açarken tarım alanlarının da daralmasına sebep olmuştur. Hastalığın yayılmasına engel olmak gayesiyle bataklıklar kurutularak sinekler yok edilmiştir. Taşkınlarla mücadele projeleri ve beşer yıllık kalkınma programları hazırlanmıştır. Taşkınları engellemek amacıyla seddeler yapılarak su altında kalan araziler, tarımsal alana dönüştürülmüştür. Şehirlerin planlaması yapılırken de bataklık suları, su alt yapılarına akıtılmıştır. Sulama ve içme suyu temini için barajlar inşa edilmiştir, yapılan barajlar süreç dahilinde geliştirilmiş; elektrik üretimi için de uygun hale getirilmiştir. Su gücünden yararlanmak amacıyla hidroelektrik üretimine yönelim artmıştır. Avrupa'nın su ve elektrik politikası yakından takip edilmiştir. Bu amaçla yurt dışından Alman bilim adamları Türkiye'ye davet edilmiştir. Halkı, su kullanımı yönünde uyarıcı konferanslar düzenlenmiş; devlet bu yönde planlama yapmıştır. Enerji, içme ve sulama alanının dışında ulaşım ve taşımada da sulardan istifade edilmiştir. Ulaşımın yoğun olarak yapıldığı yer Van Gölü olup bunun dışında Meriç Nehri'nde denize yakın alanlarda ulaşım faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Kızılırmak'ta taşımacılık yapılması için incelemeler başlatılmıştır. Dicle Nehri üzerinde Ergani bakır taşımacılığı için çalışmalar yapılmıştır.
  • Doctoral Thesis
    Bsa (Bovine Serum Albumin) Modifiye Grafen Oksit Nanopartikülleri ile Sensör Geliştirilmesi
    (2025) Arağan, Ahmet; Genç, Hasan; Yiğit, Aybek
    Bu çalışmada, biyolojik açıdan önemli bir molekül olan protaminin tayini amacıyla grafen oksit (GO) tabanlı bir sensör sistemi geliştirildi. Çalışma üç aşamalı bir plan çerçevesinde yürütüldü. İlk aşamada, GO sentezi düşük maliyetli ve uygulanması kolay bir yöntem olan Modifiye Hummers yöntemi ile gerçekleştirildi. Yüzeyinde karboksilik asit ucu bulunan GO molekülünde uygun kimyasal reaksiyonlarla karboksilik asit ucu açil klorüre dönüştürüldü (COCl-GO). İkinci aşamada, Grafen oksitin A1 (COOH-GO) ve A2 (COCl-GO)'in biyolojik ortamlarda daha kararlı, biyouyumlu ve işlevsel hale getirilmesi amacıyla tıbbi uygulamalarda yaygın olarak kullanılan Sığır Serumu Albümini (BSA) ile yüzey modifikasyonu yapıldı. GO'nun BSA ile modifikasyonu sonucunda elde edilen A3 (BSA-COCl-GO) ve A4 (BSA-COOH-GO) FT-IR, FE-SEM, FESEM-EDS, XRD ve TEM gibi ileri karakterizasyon teknikleriyle analiz edildi. XRD analizleri sonucunda (BSA-COCl-GO)NP ortalama kristal boyutu 33.776 nm olarak belirlendi. Üçüncü aşamada ise sentezlenen BSA-COCl-GO nanoparçacıkları, floresans spektroskopisi temelli bir sensör sisteminde kullanıldı ve cerrahi uygulamalarda yaygın olarak kullanılan protamin molekülünün tayini gerçekleştirildi. Geliştirilen sistemin kantitatif tespit limiti 380 ng/mL olarak hesaplandı. Ayrıca sensörün pH 7–10 aralığında ve 293–303oK (20–30°C) sıcaklıklarda optimum performans gösterdiği belirlendi. Metal iyonu etkileşimleri açısından değerlendirildiğinde, sistemin özellikle Fe+2, Fe+3 ve Zn+2 iyonlarından etkilendiği gözlendi. Sensörün tersinirlik özelliği, protaminin antidotu olan heparin kullanılarak test edildi ve sistemin çoklu kullanıma uygun olduğu ortaya konuldu. Ayrıca elde edilen nanoyapıların antimikrobiyal özellikleri de incelendi. Altı farklı mikroorganizma üzerinde yapılan testler sonucunda, GO ve BSA-COCl-GO nanopartiküllerin antibakteriyel ve antifungal aktivitesinin sınırlı düzeyde olduğu görüldü. Sonuç olarak, bu çalışmada BSA ile modifiye edilen GO nanoparçacıklarının, floresans spektroskopisi kullanılarak protamin tayininde etkin bir şekilde uygulanabileceği gösterildi.
  • Doctoral Thesis
    Kobi Yöneticilerinin Stratejik Yönetim Algısı ve Stratejik Yönetim Araçlarını Kullanma Düzeyleri İran-Tahran Şehrinde Bir Araştırma
    (2025) Nabilou, Hamid; Gümüş, Abdulkadir
    İnsan ve toplumların davranışları çeşitli somut ve soyut etkenlerin etkisi altında şekillenmektedir. Bu soyut etkenler arasında algının özel bir yeri olduğu bilinmektedir. Algı, Young'ın (1956) ifade ettiği şekliyle fiziksel ve sosyal süreçleri algılamak, yorumlamak ve takdir etmek anlamına gelir. Algıya ilişkin tanımlara baktığımızda; psikolojik açıdan bakıldığında, algılar, İnsanların karar vermelerini ve dolayısıyla kararlarının sonuçlarını doğrudan etkilediğini göstermektedir. Dahası, örgütsel araştırmacılar, örgütlerde alınan birçok önemli kararın, yöneticilerin bireysel bilişsel süreçlerinden etkileneceği konusunda hemfikirdir (Beyer ve diğerleri, 1997.). Bu tez, küçük ve orta ölçekli işletme yöneticilerinin stratejik yönetim algıları ve bu işletmelerde stratejik uygulamalara ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu araştırma İran'IN Tahran şehrinde kolayda örnekleme yöntemi ile anket formu aracılığıyla elde edilen 250 katılımcının örneklemi üzerinde yapılmıştır. Yapısal eşitlik modellemesi (SEM) tekniği kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir. Verilerin analizi, IBM SPSS Statistic 27 ve Smart-PLS 4 programlarından faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. IBM SPSS Statistic 27 programı ile demografik istatistikler ve farklılık analizleri uygulanmıştır, Smart-PLS 4 programı ile gerçekleştirilen analizlerde ise araştırma modelinin güvenilirliği ve geçerliliği değerlendirildikten sonra yapısal modelin hipotezleri test edilmiştir. Bulgularımız, bu değişkenler arasında anlamlı ilişkiler olduğunu ve bu ilişkilerin demografik faktörler ve diğer değişkenlerle nasıl etkileşimde bulunduğunu göstermektedir. Çalışmamızın en güçlü bulgularından biri, stratejik yönetim araçları bilgi düzeyi ile kullanım düzeyi arasındaki yüksek ve anlamlı pozitif ilişkidir (β = 0.805, p < 0.001) Çalışmamız, yöneticilerin işletmedeki görev türlerinin (sahip yönetici, profesyonel yönetici) stratejik yönetim araçları bilgi ve kullanım düzeyleri, seçimdeki öncelik ve ihtiyaçları ve hatta finansal performans üzerinde önemli etkileri olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, stratejik yönetim araçları bilgi ve kullanım düzeylerinin, seçimdeki öncelik ve ihtiyaçların, eğitim düzeyinin ve yönetici türünün, işletmelerin finansal performansı üzerinde önemli etkileri olduğunu göstermektedir. Bulgularımız, işletmelerin stratejik yönetim uygulamalarını iyileştirmek için bilgi birikimini artırmaya, doğru araçları seçmeye, bu araçları etkin bir şekilde kullanmaya, profesyonel yönetime yatırım yapmaya ve çalışanların sürekli eğitimine odaklanmaları gerektiğini güçlü bir şekilde vurgulamaktadır.
  • Doctoral Thesis
    Oksit ve Nitrür Katkılı Yeni Yüksek Entropili Kompozit Malzemelerin Nükleer Radyasyon Zırhlama Özelliklerinin Araştırılması
    (2025) Tunç, Hamza; Yılmaz, Rafet; Perişanoğlu, Esra Kavaz
    İyonize radyasyonun zararlı etkilerinden korunma yöntemlerinden biri olan radyasyon zırhlama, son yıllarda araştırmacıların dikkatini çeken bir alan haline gelmiştir. Etkili bir zırh malzemesi üretiminde, radyasyonun türü ve enerjisi dikkate alınmalıdır. X-ışınları ve gama ışınları yüksek yoğunluklu malzemelerle, nötronlar ise hidrojen içeriği yüksek hafif malzemelerle etkin biçimde zayıflatılabilmektedir. Bu tez kapsamında, Hf–Ti–Al–Cu–Ni ve Mo–Ti–Al–Cu–Ni esaslı iki farklı yüksek entropili alaşım üretilmiş; ayrıca bu alaşımlar farklı katkı oranlarında WO₃, Er₂O₃, Ta₂O₅, Bi₂O₃, TiN, ZrN, CrN ve BN bileşikleriyle takviye edilerek kompozit numuneler hazırlanmıştır. Üretilen numunelerin radyasyon zırhlama özellikleri, Baryum-133 radyoaktif kaynağından yayılan 81, 160, 276, 302, 356 ve 383 keV enerjili gama ışınları kullanılarak Ultra-Ge dedektörü ile deneysel olarak belirlenmiştir. Bu parametreler arasında kütle azaltma katsayısı (µ/ρ,(cm^2)/g), lineer azaltma katsayısı, yarı değer kalınlığı (Δ_0.5), etkin atom numarası (Z_eff ), elektron yoğunluğu (Nel) yer almaktadır. Aynı parametreler teorik olarak EpiXS programı kullanılarak hesaplandı. Elde edilen deneysel ve teorik sonuçlar karşılaştırıldı, ayrıca incelenen kompozit malzemelerin deneysel nötron zırhlama özellikleri ile teorik hızlı nötron azaltma tesir kesiti (ΣR) parametreleri hesaplanarak değerlendirildi. Ek olarak bu çalışmada üretilen malzemeler için buildup faktörleri (EBF ve EABF) EpiXS programı kullanılarak teorik olarak hesaplandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile üretilen oksit ve nitrür katkılı yüksek entropili kompozit malzemeler, özellikle Bi₂O₃, WO₃ ve ZrN/BN takviyeli kompozitlerin hem gama ışınlarına hem de hızlı nötronlara karşı üstün zırhlama performansı sergilediği deneysel ve teorik olarak gösterilmiştir.
  • Doctoral Thesis
    İklim Şoklarının Türkiye'deki Para Politikası Üzerindeki Etkileri
    (2025) Aslan, Tunahan; Kanberoğlu, Zafer
    İklim değişikliği, mevsim normallerinin üstünde seyreden sıcaklık artışlarıyla ve yağışların azalmasıyla oldukça belirgin bir şekilde hissedilmektedir. İklim değişikliği sonucunda meydana gelen kuraklık, sel ve fırtına gibi afetler ekonomi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Ancak iklim şoklarının, ekonomi üzerinde yaratacağı etkinin büyüklüğü ve ne zaman meydana geleceği konusunda bir belirsizlik vardır. İklim şokları, insan ve doğa üzerinde olumsuz etkiler yaratırken, ülkelerin ekonomik yapısındaki farklılıklar ve iklime duyarlılık düzeyinin aynı olmaması gibi nedenlerden ötürü literatürde ekonomi üzerindeki etkisi ise karmaşıktır. Türkiye'de, son yıllarda küresel ortalamanın üstünde seyreden ortalama sıcaklıklıklar ve düzensiz yağışlar yaşanmaktadır. İklim değişikliğinin şiddetini arttırmasının etkisiyle gerçekleşen aşırı hava olayları neticesinde Türkiye ekonomisinde ciddi kayıplara neden olmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'de iklim şoklarının para politikası üzerindeki etkilerini tespit edebilmek için iklim değişkeni endeksi, sıcaklık, yağış oranı, PM2,5 (hava kirliliği), dolar kuru, sanayi üretim endeksi, banka kredileri, faiz ve enflasyon değişkenlerini kullanarak 2005:1-2024:12 döneminde aylık verilerle Yapısal Vektör Otoregresyon (SVAR) yöntemiyle analiz edilmek istenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, iklim şoklarının, para politikası üzerindeki etkisinin faiz kanalıyla doğrudan etkide bulunmadığını, banka kredileri aracılığıyla para politikası aktarım mekanizmalarını olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Bu durum, Türkiye'nin iklim şoklarına karşı duyarlı olduğunu ve iklim şoklarının para politikası aktarım mekanizmalarını olumsuz etkilediğini saptayan önceki çalışmalara göre paralellik göstermektedir.
  • Doctoral Thesis
    İbnü's-Sîd El-Batalyevsî'nin Arap Dil İlimlerindeki Yeri ve Yöntemi
    (2025) Ecer, Cihangir; Çınar, Mehmet Şirin
    İbnü's-Sîd el-Batalyevsî (ö. 521/1127), Endülüs ilim dünyasında hem edebî hem de dil bilimleri sahasında derin izler bırakmış mümtaz şahsiyetlerden biridir. O, fetihlerden başlayarak Endülüs'ün siyasî ve fikrî yapısının dönüşümlerine tanıklık etmiş, bu süreçte gelişen ilim merkezleri ve entelektüel ortam içerisinde kendine özgü bir yer edinmiştir. Çalışmada ilk olarak, onun yaşadığı dönemin siyâsî arka planı; Emevîler, Murâbıtlar ve Muvahhidler gibi yönetimlerin kültürel katkıları ışığında değerlendirilmiş, ardından Endülüs düşünce iklimi ve bu bağlamda Batalyevsî hakkında oluşan farklı görüşler ele alınmıştır. İkinci bölümde müellifin hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Adı, nesebi, doğum yeri ve vefat tarihi gibi biyografik bilgiler yanında, inancı ve mezhebi konusundaki rivayetlere de yer verilmiştir. Ayrıca yetiştiği ilim merkezleri, ders aldığı hocaları ve yetiştirdiği öğrenciler tanıtılmış; onun hem nesir hem de şiirdeki edebî yönü ortaya konmuştur. Dil ilimleriyle ilgili telifleri başta olmak üzere farklı alanlara dair eserleri tanıtılmış, bazı eserlerin günümüze ulaşmadığına da dikkat çekilmiştir. Çalışmanın üçüncü ve ana bölümünü, Batalyevsî'nin dil ilimlerindeki yeri ve yöntemine dair incelemeler oluşturmaktadır. Ses bilgisi, sözlükbilim, sarf, nahiv ve belâgat ilimlerinden başlayarak 'arûz, şiir, inşâ, iştikâk, vaz' ve delâlet gibi on iki dil ilimlerinin alt disiplinlerine kadar geniş bir yelpazede onun görüşleri ve katkıları ortaya konmuştur. Böylece, hem klasik dil bilimleri hem de anlambilim, yazı bilimi ve edebî türler gibi farklı disiplinlerle kurduğu bağlar, örnekler eşliğinde değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, İbnü's-Sîd el-Batalyevsî'nin Endülüs'te şekillenen ilmî ortamda Arap dil ilimlerine dair kapsamlı birikimi, onun hem metodolojik çeşitliliğini hem de ilmî geleneğe olan katkısını göstermektedir. Bu yönüyle Batalyevsî, dil ilimlerinin sistematik tasnifi ve uygulanışında özgün yaklaşımlarıyla dikkat çeken, Endülüs'ün zengin ilim mirasını temsil eden önemli bir dilci ve edebiyatçıdır.
  • Doctoral Thesis
    Elektrodöndürme Yöntemiyle Elde Edilen Zein Tabanlı Biyoaktif Madde Yüklü Nanomateryallerin Karakterizasyonu ve Tavuk Köftenin Bazı Kalite Parametreleri Üzerine Etkisi
    (2025) Kutlu, Nazan; Meral, Raciye
    Bu çalışmada, antimikrobiyal ve antioksidan özelliklere sahip keten tohumu yağı, kurkumin ve gallik asit yüklü zein tabanlı nanolifler üretilip karakterize edilmiş ve bu nanoliflerin tavuk köftenin depolanması ile kızartılması sürecindeki kalite özellikleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Çalışma kapsamında; zein tabanlı nanolif (ZN), kurkumin yüklü (ZNC), keten tohumu yağı yüklü (ZNF), gallik asit yüklü (ZNG), keten tohumu yağı ve kurkumin yüklü (ZNFC), keten tohumu yağı ve gallik asit yüklü (ZNFG) ile keten tohumu yağı, gallik asit ve kurkuminin birlikte yüklendiği (ZNFCG) olmak üzere yedi farklı zein tabanlı nanolif türü üretilmiştir. Elektrodöndürme cihazı çalışma koşulları tüm nanolifler için 27 kV voltaj, 0.065 mL/dk çözelti akış hızı ve iğne ucuyla plaka arasındaki mesafe 12 cm olarak belirlenmiştir. Elde edilen nanoliflerin çaplarının 170.79±61.47-318.55±37.90 nm arasında değişim gösterdiği, nanoliflerin enkapsülasyon etkinliğinin (EE) ise oldukça yüksek olduğu (%97.13 ile %98.03) belirlenmiştir. Biyoaktif maddelerin nanolif içine başarılı bir şekilde en kapsüle edildiği ATR-FTIR analizinden elde edilen spektrumlarla kanıtlanmıştır. Nanoliflerin çeşitli patojen mikroorganizmalara karşı antimikrobiyal aktiviteleri incelenmiş ve nanoliflerin 16, 15.5, 15 ve 14 mm inhibisyon çapı oluşturarak bu patojenlere karşı oldukça yüksek antimikrobiyal etki gösterdiği belirlenmiştir. Nanoliflerin mikroorganizmaları inhibe eden en düşük konsantrasyonlarının 0.05 mg/mL gibi düşük miktarlar olduğu görülmüştür. Ayrıca, nanoliflere yönelik in vitro kontrollü salınım testleri gerçekleştirilmiş, nanoliflerin toplam fenolik madde miktarı (TFM), antioksidan kapasitesi (DPPH) ve termal özellikleri belirlenmiştir. Karakterizasyon analizleri gerçekleştirildikten sonra tavuk köfteler nanolifle kaplanmış ve toplam mezofilik aerobik bakteri (TMAB) yükü 6 log kob/g değerine ulaşana kadar örnekler 4±2°C'de muhafaza edilmiştir. Muhafaza süresince nanoliflerin tavuk köftenin kalite parametreleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla; TMAB sayımı, toplam psikrofilik bakteri (TPB) sayımı, toplam maya-küf (TMK) sayımı, pH, tiyobarbitürik asit sayısı (TBA), renk ve karbonil madde miktarı analizleri gerçekleştirilmiştir. Muhafazanın 3.gününde nanolifle kaplı olmayan grupta (K-TK) TMAB sayısı 6.11 log kob/g, ZNFCG-TK grubunda ise 3.40 log kob/g olarak bulunmuştur. Ayrıca muhafazanın 14. gününde ZNFCG-TK grubunda TMAB sayısı 7.89 log kob/g değerine ulaşmıştır. Nanoliflerin tavuk köfte örneğinde mikroorganizma gelişimini sınırlayıcı etkileri olduğu belirlenirken bu anlamda en etkili nanolifin ZNFCG nanolifi olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın diğer kısmında ise, tavuk köfte örnekleri nanolifle kaplanmış ve biyoaktif maddelerin salınım gerçekleştirmesi için 24 saat boyunca 4±2°C'de bekletilmiştir. Daha sonra derin yağda 180ºC'de, 9 dk kızartılmıştır. Kızartma işlemi sonrası; köftelerde kızartma verimi, çap azalması, nem tutma kapasitesi, yağ emilimi, sertlik, renk parametreleri (L*, a*, b*), TBA ve protein oksidasyonu (karbonil içeriği) gibi kalite kriterleri incelenmiştir. Analizler sonucunda, nanolif kaplamanın tüm parametreler üzerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar meydana getirdiği belirlenmiştir (p<0.05). En yüksek kızartma verimi ZNFCG-K (%79.36) grubunda gözlemlenmiş olup en düşük yağ emilimi de ZNFC-K (%1.21) grubunda tespit edilmiştir. Bu örnek gruplarının aynı zamanda en yüksek nem tutma kapasitesine (%65.57 ve %63.09) sahip olduğu belirlenmiştir. Renk parametreleri açısından, nanolif kaplamanın özellikle ürünün açıklığı (L*) ve sarılığı (b*) üzerinde anlamlı etkiler oluşturduğu belirlenmiştir. ZNF-K grubunda en yüksek b* değeri (31.43) tespit edilmiştir. Oksidatif stabilite bakımından değerlendirildiğinde, en düşük TBA değeri ZNFCG-K (0.24 mg MDA/kg) ve ZNFG-K (0.28 mg MDA/kg) gruplarında bulunmuştur. Sertlik analizi sonucuna göre ise ZNFC-K grubunun diğer örnek gruplarına göre en yumuşak tekstüre sahip olduğu (5.08 N) belirlenmiştir. Bu çalışmada; zein tabanlı biyoaktif madde yüklü nanoliflerin tavuk köftenin hem depolama süresince mikrobiyal kalitesi hem de kızartma sonrası kalite özellikleri üzerinde olumlu etkiler sağladığı belirlenmiştir.
  • Doctoral Thesis
    Güzel Sanatlar Liselerinde Okutulmakta Olan Türk Sanat Müziği Teori ve Uygulaması Dersinin Öğrenci ve Öğretmen Görüşleri Çerçevesinde Değerlendirilmesi (Van İli Örneği)
    (2025) Atan, Mecnun Dincer; Yükrük, Serap
    Bu çalışmanın amacı güzel sanatlar liselerinin öğretim programında 2016 yılında yapılan değişiklikle programa dâhil edilen Türk Sanat Müziği Teori ve Uygulaması (TSMTU) dersinin kazanımlarına ulaşılabilme durumunu incelemek, dersin eğitim-öğretim süreçlerinde karşılaşılan problemleri belirlemek, bu problemlere yönelik çözüm önerileri geliştirmek ve elde edilen sonuçlara göre yeni yönelim gelişimlerine katkı sunmaktır. Bu amaç için araştırmacı tarafından bu dersi almış öğrencilere uygulanmak üzere bir ölçek geliştirilmiş ve aynı zamanda bu dersi okutan öğretmenlerin görüşlerinin alınabilmesi amacıyla yarı yapılandırılmış görüşme formu oluşturulmuştur. Araştırmanın çalışma grubunu Van ilinde bulunan Van Güzel Sanatlar Lisesi ve Erciş Güzel Sanatlar Lisesinde okumakta olup TSMTU dersini almış 11 ve 12. sınıfta okumakta olan 59 öğrenci ve bu okullarda bu dersi okutmuş/okutmakta olan 5 öğretmen oluşturmuştur. Çalışma, karma modelin açıklayıcı sıralı deseni kullanılarak yürütülmüştür. Ölçek verileri SPSS paket programında analiz edilmiş, yarı yapılandırılmış görüşme formunun verileri ise içerik analizi ile analiz edilmiştir. Öğrencilerin TSMTU dersinin kazanımlarına düşük düzeyde ulaştıkları, kız öğrencilerin erkek öğrencilere göre daha yüksek puan aldığı, Van Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin Erciş Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinden daha yüksek puan aldığı, öğrencilerin okudukları bölüme göre ise Türk Halk Müziği bölümü öğrencilerinin Müzik bölümü öğrencilerine kıyasla daha yüksek puan aldığı gözlenmiştir. TSMTU dersi okutulurken; ders saatinin yetersizliği, öğrencilerin derse karşı ilgisiz oluşları, öğrencilerin hazır bulunuşluklarının bu dersi almak için yeterli olmaması, dersi okutan öğretmenlerin daha önce kapsamlı bir Türk müziği eğitimi almamış olmaları öğretmenlerin karşılaştıkları başlıca sorunlardır. TSMTU dersinin 9. ve 10. sınıf yerine daha ileri kademelerde verilmesi, dersi veren öğretmenlerin Türk müziği eğitimi almaları ve Türk müziği çalgısı çalmaları başlıca önerilerdendir.
  • Doctoral Thesis
    Covıd-19 Özelinde Bulaşıcı Hastalıkların Matematiksel Modelleri Ve Bu Modellerin Niteliksel Analizi
    (2025) Can, Ceren Gürbüz; Şevgin, Sebaheddin
    Bu tezde, orijinal ve mutant virüslerle COVID-19 enfeksiyonu üzerine kısmen koruyucu bir aşının etkisi bölmeli deterministik bir matematiksel model kullanılarak araştırıldı. Geliştirilen model S (duyarlı), V (aşılanmış), I_1 (orijinal virüsle enfekte), I_2 (mutant virüsle enfekte) ve R (iyileşmiş) alt bölmelerinden oluşmaktadır. Modelde hem yapay aktif bağışıklığın (aşılanmış) hem de doğal aktif bağışıklığın (enfekte) etkisi dikkate alındı. Çalışmada, COVID-19'da orijinal virüsün ve mutant virüsün bulaşıcılık, iyileşme ve ölüm oranlarının farklılığı göz önüne alınmaktadır. Öncelikle yeni nesil matris yöntemi kullanılarak temel çoğalma sayısı elde edildi. Modelin hastalıksız denge noktasının ve endemik denge noktasının lokal kararlılığı Routh-Hurwitz kriteri ile ve global kararlılığı ise Lyapunov fonksiyonları yardımıyla analiz edildi. Castillo-Chavez ve Song Çatallanma Teoremi kullanılarak, aşının yeterince etkili olmadığı durumlarda ortaya çıkan ve temel çoğalma sayısı 1'in altında olsa bile hem hastalıksız hem de endemik denge noktalarının aynı anda var olmasına yol açan geriye doğru bir çatallanmanın varlığı gösterildi. Üç model parametresi parametre tahminiyle tahmin edildi ve modele duyarlı parametreler yerel duyarlılık analizi kullanılarak belirlendi. Aşı etkinliğini temsil eden parametrenin temel çoğalma sayısına en duyarlı parametre olduğu ve aşı etkinliğinin artırılmasının ikincil vakaların ortalama sayısını azaltacağı görüldü. Modelin dinamiklerinin altında yatan temel mekanizmaları göstermek ve analitik bulguları desteklemek için sunulan üç farklı simülasyon, aşı etkinliği ile salgının seyri arasında güçlü bir ilişki olduğunu, ikincil vakaların ortalama sayısını ve enfekte bireylerin salgının etkisi altında uzun süre kalma olasılığını azaltmak için daha yüksek etkili aşılar üretmenin ve aşılama oranını artırmanın gerekli olduğunu göstermektedir. Son olarak, salgının hangi koşullar altında kontrol edilebileceğini veya azaltılabileceğini anlamak için bir optimal kontrol problemi oluşturuldu. Enfekte bireylerin sayısını azaltmak ve kontrollerin maliyetini en aza indirmek için, Pontryagin'in maksimum prensibi yardımıyla halk sağlığı eğitimi, aşılama, tedavi ve izolasyon kontrol stratejilerini içeren bir amaç fonksiyonu oluşturulmuş ve çözülmüştür. Sayısal simülasyonlar, kontrol stratejilerinin uygulanmasının COVID-19 salgınının bulaşma dinamiklerini kontrol etmede etkili olduğunu göstermekte ve dört kontrolün aynı anda uygulanmasının üç, iki ve tek kontrolün uygulanması ile karşılaştırıldığında daha etkili olduğunu göstermektedir.